2
1

2
1


2
ÇOCUK PSİKOLOJİSİ SORUNLARI
1

2
1

2
1

2
1

2
1

2
1

2
1

2
1

2
1

2
1

2
1

2
1

2
1

2
1

2
1

2
1

2
1

2
1

2
1

2
1


2
1

2
GENÇLİK PSİKOLOJİSİ SORUNLARI
1

2
1

2
1

2
1

2
1

2
1

2
1

2
1

2
1


2
1

2

BEYOĞLU BELEDİYESİ İLE BİRLİKTE GERÇEKLEŞTİRDİĞİMİZ MUTLU AİLELER MUTLU ÇOCUKLAR SEMİNERLERİMİZİ TAMAMLADIK.
1

2
1

.: YAŞ DÖNEMLERİ VE KANSER :.

6.1 ÇOCUKLUK ÇAĞI KANSERLERİ

Çocukluk çağına ilişkin kanser türleri görülen tüm kanserlerin %5'den daha azını oluştururlar. Çocukluk çağı kanserleri en sık olarak yaşamın ilk 5 yılında görülürler ve genellikle yapısal kaynaklıdırlar. Bu dönemdeki kanserlerde çevresel faktörlerin etkisi daha azdır. İlk 15 yaşa kadar olan dönemdeki kanser türlerinin görülme oranlarına bakıldığında bu türlerin 1/3 ünü lösemiler, 2/3 ünü santral sinir sistemi tümörleri, lenfomalar, sempatik sinir sistemi tümörleri, böbrek tümörleri gibi solid tümörler oluşturmaktadırlar.

Çocukluk Çağı Kanserlerin Görülme Sıklığı

Kanserin Türü Görülme Sıklığı

Lösemi % 31

Merkezi Sinir Sistemi Maligniteleri % 18

Lenfomalar % 12

Nöroblastom % 8

Yumuşak Doku Sarkomaları % 7

Wilms Tümörleri % 6

Kemik Tümörleri % 5

Karsinomlar % 4

Germ Hücreli Tümörler % 3

Retinoblastom % 3

Karaciğer (hepatoselüler) % 1

Miks % 1

Son 30 yıllık onkolijide yaşanan gelişmeler sayesinde çocukluk çağı kanserlerinin tedavi edilebilme oranı % 30'dan %70'e yükselmiştir. Bu ilerlemenin en önemli sebebi onkoloji ve tıp disiplinlerinin birlikte çalışması olarak düşünülmektedir. Günümüzde çocukluk çağı kanserlerinin tedavi şansının yükselmesi ile çocukluk çağı kanserleri ölümcül olmaktan çıkıp kronik bir hastalık haline gelmekte, bu da kronik hastalığı olan çocuklar ve ailelerinde oluşan psikososyal sorunları gündeme getirmektedir.

Epidemiyolojik açıdan çocukluk çağı kanserlerine bakıldığında; enfeksiyon hastalıkalrının immünizasyon ve antibiyotikler sayesinde kontrol altına alınması ve prenatal bakımın ilerlemesi sayesinde konjenital anomalilerde azalmıştır ancak ekonomik olarak ileri toplumlarda kanser, çocuk ölümlerinin önemli kısmını oluşturmaktadır. Birleşik Devletlerde 1987 yılında 15 yaş altı çocuk ölümlerinin % 10.4'ü malinitelerden ötürü kaynaklanmaktadır.

Etyolojik açıdan; çocuklardaki ve ergenlerdeki neoplazik büyümeye sebep olan ajan net olarak bilinmektedir. Ancak bu durum çevre ve genetik faktörlerden oluştuğu düşünülmektedir. Günümüzdeki anlayış kanserin sebebinin tek bir ajana bağlanamayacağıdır, çevresel faktörler ve çocuğa ilişkin faktörlerin kombinasyonu sonucu kanserin meydana geldiğini düşünmektedirler.

Kanser ve diğer önemli kronik hastalıklar çocukta fiziksel ve ruhsal açıdan zorlanmalara yol açarken uyumda yetersizlik veya dengeyi sağlama çabasında yıkıma yol açabilirler. Fiziksel, psikolojik ve sosyal bir stresör çocuğun dengesini bozarak hastalık durumu ortaya çıkarır ve ruhsal durumunu da etkiler. Kanserin çocuğa etkisi çocuğa, aileye, hastalığa ve çevreye ilişkin, birbirini etkileyen birçok değişkene bağlıdır. Her etkenin birbiri ile ilişkisi ve özelliği hastalığın gidişini etkileyecek potansiyele sahiptir.

Çocuğa ait değişkenler: Gelişim dönemi özellikleri, çocuğun hastalık dönemindeki gelişim düzeyi, kişisel özellikleri, ruhsal gelişim düzeyi, premorbid psikopatoloji, baş etme yolları, uyum kapasitesidir.

Aileye ait değişkenler: Evlilik ilişkisinin kalitesi, ebeveynliğin kalitesi, ebeveynin hastalığı anlaması ve hastalığa karşı tutumu, çocuk ebeveyn ilişkisi, ebeveynde psikiyatrik bozukluk, çocuğu hastaneye hazırlama şekli, ebeveynin gerçek dışı beklentileri, hastalık nedeni ile oluşan kısıtlama ve işlev kayıplarıyla hastalığı ailenin algılama biçimi ve bunu yansıtması.

Hastalığa ilişkin değişkenler: Hastalığın şiddeti ve süresi, fiziksel hastalığın türü, hastalığın lokalizasyonu, prognozu, hastalığın başlama yaşı, tanı sürecinin uzaması, tedavi süreci ve kullanılan ilaçlar, yeti kaybı, fiziksel görünümde yaptığı değişiklikler, hastalığın getirdiği fiziksel ve psikolojik kısıtlılıklar.

Çevresel değişkenler: Çocuğun bakımını sürdüren tıbbi ekip, hastane ortamı, çocuğun arkadaşları, komşuları, okul çevresi gibi faktörler bildirilen etkenlerdir.

Hastalıklara karşı çocuk ve ailesinin gösterdiği psikolojik tepkiler belirli dönemlerde artar:

•  Tanı evresi

•  Hastane yatışı

•  Majör komplikasyonların görülmesi

•  Akut dönemden kronik döneme geçiş

•  Tedavi başarısızlığı

•  Nüks

•  Majör tedavi seçeneklerinin uygulanması ve

•  Terminal dönemdir.

Sayılan riskli dönemler psikolojik sorunların daha fazla olduğu ve daha fazla desteğe ihtiyaç olunan dönemler olarak ele alınmalıdır. Çocuğun duygusal problemleri en fazla tanı konulduktan hemen sonraki dönemde yaşadığı belirtilmesine rağmen tanı zamanın çocuktan daha çok anne için duygusal açıdan sorunlu yaşadığı görüşü de vardır.

Kanserli Çocuklarda Sık Görülen Psikolojik Stres Belirtileri:

•  Biyopsikolojik belirtiler: Halsizlik, ağrı, irritabilite, uyku ve iştah bozuklukları.

•  Bağlanma davranışında artma: Ebeveyne yapışma, buyurgan davranışlar.

•  Gerileme ve içe dönüklük: Parmak emme, davranışsal gelişme basamaklarında (konuşma, idrar-dışkı kontrolü, öz bakım vb…)

•  Agresif ve eyleme vurucu davranışlar: Kavgacı tutum, zıtlaşma davranışı.

•  Hastalık ve tıbbi girişimlerle ilgili korkular ve hayaller: cezalandırma düşüncesi, bedensel zarara uğrama korkusu.

•  Anksiyete

Bir çok çalışmada fiziksel hastalığı olan çocuklarda genel populasyondaki çocuklara oranla daha fazla duygusal ve davranış problemleri saptanmıştır. Fiziksel hastalığı olan çocuklar bedenen sağlıklı çocuklara göre iki kat fazla psikiyatrik tanı almaktadırlar. Kronik hastalığı olan çocuklarda ruhsal sorunların gelişmesi için çocukların öz anne-babayla yaşayamıyor olması, erkek olması düşük sosyoekonomik düzey, anne eğitiminin düşük olması, anne yaşının genç olması risk faktörleri olarak bildirilmiştir.

Bebeklik döneminde ortaya çıkan kanserlerde ebeveyn rolüyle yeni tanışan ana-baba için duygusal yük oldukça ağırdır. Ayrılma, terk edilme korkuları, belirgin huzursuzluk, anksiyete ve duygusal yoksunluk ile geri çekilme tepkilerine neden olur. Ağrılı ve invaziv tıbbi işlemler korku ve endişelerini arttırabilir. Bunun yanı sıra hastalanmanın getirdiği sıkıntı ve endişeler, regresyona neden olur. Ayrıca, çocuğun iki yaş öncesi anneden 3 ayı aşkın bir süre ayrı kalması gerçek anne yoksunluğu sendromuna neden olabilir. 6 ay 5 yaş arası çocukların hastaneye yatmaları daha duyarlı oldukları görülmüştür. Bunun nedenleri birincil bağlanma figüründen ayrılma, yeni kazanılan özerklik duygusunun baltalanması olarak ele alınabilir.

Okul önceki dönemindeki çocuklar hem motor hem de sözel olarak gelişmeye başlamışlardır. Ebeveynlerinden ayrılık ve özerklik duygusu oluşturmak için uzaklaşma eğilimindeki 2-6 yaş çocuğu,gerçekte hala aşırı derecede ebeveynine bağlı olduğundan bu durum çocukta dengesizliğe neden olur. Hastalık ve hastaneye yatışlar aktivitelerde sınırlamalar getirir. Hastaneye yatırılmış yeni yürüyen çocuklar dil yetilerini ve önceden kazanılmış barsak ve mesane denetimlerini yitirerek bebeklik evresine belirgin gerileme gösterirler, öfke ve abartılmış karşı gelme davranışı da sergilerler.

Okul çocuğu döneminde teşhis ve tedavinin başlangıç dönemlerinde okul önceki çocuklardakine benzer korkular görülebilir. Öğretmenleri ve arkadaşları ile olan ilişkisine aşırı derecede bağımlıdır. Ciddi bir hastalık ve hastane yatışı benlik saygısının gelişimini önemli oranda engeller. Çocuk hastalığı bir ceza olarak görülebilir. Yine hastalığın ve hastaneye yatmanın yıkıcı etkisine yanıt olarak gerileme, öfke, olumsuz tutum ve hatta açık disfori oluşabilir. Okul fobisi, öğrenme güçlükleri, sosyal becerilerde problemler görülebilir.

Ayrıca psikososyal sorunlarla beraber psikiyatrik problemlerde bu çocuklarda yaşanabilmektedir. Çalışmalar; çocukluk çağı kanserlerinde hayatta kalanlarda genel olarak depresyon, hipokondriazis, davranışsa uyum problemleri, bedensel konulardan aşırı kaygılanma vs. gibi sorunları olduğunu bildirmektedirler.

Kanser tedavisi sürecindeki klinik psikiyatrik çalışmalar depresyon üzerinde yoğunlaşmıştır. Bu çalışmalarda kanserli çocuklarda depresyon oranı %12-20 olarak bildirilmiştir. Yapılan bir çalışmada uyum bozukluğu en sık olmak üzere kanserli çocukların %29'unda psikiyatrik problemler saptadığını, %96'sında depresif davranışlar gözlediklerini bulunmuştur. Ayrıca tedavi sırasında ağrısı çok olan çocuklarda depresif belirtilerin de daha yoğun olduğu bildirilmiştir. Birçok çalışmada erken yaşta kanser tanısı alan anne ve babaları olumlu ve destekleyici yaklaşımda bulunan çocukların daha kolay uyum sağladıkları, depresyon ve anksiyete gibi ruhsal sorunların daha düşük olduğu bildirilmiştir.

Çocuklarda yaygınlığı yüksek olan lösemi ve beyin tümörlerinde direkt olarak ya da tedavi amaçlı kullanılan kraniyal radyoterapi nedeniyle merkezi sinir sistemi etkilenmektedir. Merkezi sinir sisteminin etkilenmesi psikiyatrik bozukluk riskini arttırmaktadır. Kraniyal radyasyon alan, nöropsikolojik yetersizlikler oluşturan grup daha fazla uyum sorunları yaşamaktadır. Kemoterapinin ergenlerdeki psikolojik etkilerini inceleyen çeşitli araştırmacılar yeme bozuklukları, öfke ve suçluluk duyguları, depresyon, kabuslar, ayrılık anksiyetesi, izolasyon korkusunu özellikle vurgulamışlardır.

Günümüzde kanser tanısı alan çocukların %70'i iyileşmektedir; ancak %30 kadarında ise hastalığın tekrarlanması, tedaviye yanıt vermemesi ve ölüm yaşanmaktadır. Bu dönem hasta, aile ve tıbbi ekip için zorlu bir dönemdir. Bu dönemde çocuk ve ailesi için çok önemli bir konu, tedavi sırasında var olan tıbbi ekibin; tedaviye yanıt alınmadığı, palyatif tedavisinin yapıldığı terminal dönemde de yanlarında olmasıdır.

Onkoloji ekibi için özellikle terminal dönemdeki çocuk hastalar zorlayıcıdır. Terminal dönemde hasta çocuğun öleceğini çocuğa ve ailesine bildirirken, pediatrik onkologların %70'i anksiyete yaşadıklarını, bunlardan %30'unun ise çok ağır anksiyete yaşadıkları raporlanmış; çoğu erkek olan bu hekimlerin birçoğunda günlük işlerini yetiştirmede zaman kaygısı olduğu ve kendilerini semptomların kontrolünde yetersiz hissettikleri belirlenmiştir.

•  ERGENLİK DÖNEMİNDE KANSER

Çocukluktan yetişkinliğe geçiş dönemi olan ergenlik kendi içinde zorlayıcı bir dönemdir. Bu dönem fiziksel, sosyal ve psikolojik birçok değişim yaşanır. Yapılan çalışmalara göre ergenlerde (17 yaş öncesi) kronik hastalıkların görülme oranı %10-20 arasında belirlenmiştir. Bu hastalıklar arasında en sık olarak, kristik fibriosis, lösemi ve hemofili dikkat çekmektedir. Ergenlik döneminde görülen kanser tipleri de erişkin dönemine göre farklılıklar gösterir.

Ergenlik döneminde en sık görülen kanserler:

•  Hodgkin lenfoma ( %16 )

•  Germ hücreli tümörler ( %15 )

•  Beyin tümörleri ( %10 )

•  Non Hodgkin lenfoma ( %8 )

•  Tiroid kanserleri ( %7 )

•  Malign melanom ( %7 )

•  Lösemiler ( %9) ( Akut lenfoblastik lösemi %5, akut myeloid lösemi %4 )

•  Yumuşak doku sarkomları ( %7) dır.

Ergenlik döneminde ciddi bir hastalık başlangıcı, beden imajı, kişisel kimliğin oluşumu, yaşıtları tarafından kabul edilme gibi nedenlerle stres yaratır. Otonomi duygularını yeni kazanmaya başlamış olmaları ergenlerin hassasiyetini arttırır. Tüm otorite figürlerine karşı özerklik kazanmaya çalışan ergen tedavi sürecini travmatik olarak yaşayabilir. Olumlu beden imgesi, ara verilen ergen ilişkileri ergenin kendilik değerinin gelişimini olumsuz yönde etkiler. Tedaviye uyum sorunları yaşanabilir, öfke ve karşı gelme davranışı izlenebilir. Bunlara ek olarak okul devamı ve performansı olumsuz etkilenebilir.

Her ergen kansere farklı tepkiler verir. Bağımsızlığını kazanma döneminde olan bazı ergene hastalığın getirdiği kısıtlamalar, yoğun ilaç kullanımı, ebeveynin yoğun müdahaleleri huzursuzluk verebilir. Bazıları bu duruma boyun eğip hatta ilaçları konusunda aşırı dikkatli davranırken, bazıları da bağımsızlığı ispat etme gereksinimi ile tehlikeli ve isyankar davranışlar sergilerler. Bunun yanı sıra depresyon, ajitasyon sık görülen tepkilerdir.

Kanserin ergenler üzerindeki etkileri kişinin gelişim evresine göre farklılıklar göstermektedir. Bu açıdan ergenlik dönemini erken ergenlik, orta ergenlik ve geç ergenlik olarak üç evre içerisinde incelemek gereklidir.

Erken ergenlik dönemi genel olarak kişilerin ergenliğin yol açtığı fiziksel değişimlere uyum sağlamaya çabaladıkları dönemdir, bu nedenle kronik hastalığın etkisi çoğunlukla fiziksel gelişim üzerine yoğunlaşır. Bu devrede fiziksel görünüm büyük önem kazanır. Dolayısı ile bir hastalığın varlığı, diğerlerinden farklı olmak, mükemmellikten uzak olmak güvenli bir fiziksel ve cinsel kimliğin gelişimini ve kendilik algısını olumsuz olarak etkiler. Kendini farklı olarak algılamadan doğan sorunlar bazı gençlerin toplumdan uzaklaşmalarına yol açabilir. Bu durum arkadaşlarla anlamlı ilişkiler kurulmasını engeller ve cinsel kimlik gelişimini olumsuz olarak etkiler.

Orta ergenlik olarak adlandırılan evre kişilerin ailelerinden bağımsız var olma çabaları ve sosyal kaygılar ile karakterize olur. Bu dönemde oluşacak kronik bir hastalık bu gelişmelere tehdit oluşturur. Erken dönemde fiziksel değişimler tamamlanmış ve bağımsız bir kimlik oluşturma aşamasına gelinmiştir. Bu evre bağımsızlık kazanma süreci karar vermeyi öğrenme ve başarı ve başarısızlıkla baş etme evrelerini içerir. Kronik hastalığın yol açtığı kısıtlamalar bu süreci olumsuz etkiler.

Son olarak geç ergenlik evresi, ileriye geleceğe odaklı bir dönemdir. Kişinin kendi yeteneklerini tanıdığı, geleceğe ait kararlar verdiği bu evrede kronik hastalık oluşumu mesleki ve akademik planlar, aile kurma ve ebeveynlik planları ile ilgili kaygılara yol açar. Yeni oluşan kimlikleri ve hayat planları çerçevesinde, kronik hastalık olduğundan daha ağır, yıkıcı, geleceği zarar verici olarak algılanabilir.

Çocuk ve Ergen Kanserlerinin Ailesel Etkisi

Tanı ile başlayan belirsizlikler süreci, yoğun tıbbi tedaviler ve muhtemel yan etkileri, uzun süreli hastane yatışları ve belirsizlik anne-babalarda da psikolojik sorunlara yol açmaktadır. Kanser tanısı konan çocukların aileleriyle yapılmış olan çalışmaların büyük kısmında sadece anneler incelenmekle birlikte, ailenin hastalığı kabul etmesinin ve tedaviye katılmasının çocuğun uyumunu kolaylaştırdığı saptanmıştır. Ancak ailelerin de hastalık sürecinde belli dönemlerden geçerek tepki gösterdikleri bilinmektedir. İlk dönemdeki tepki şoktur; akut korku, anksiyete,şok ve inkar birliktedir. Özellikle çocuk ve genç dış görünümü ile hasta gibi görünmüyorsa, inkar daha da büyüktür. Bu şoku kızgınlık ve gücenme izler, kendini ya da eşini suçlama görülebilir. Kızgınlık sıklıkla sağlık ekibine ve hastaneye yansıtılır. Bu da sağlık personeli ile aile arasında anlaşmazlıklara ve çatışmalara neden olabilir. Aslında ailenin tepkisi yaşadığı umutsuzluk ve isyanın doğal bir yansımasıdır. Bazı aileler kızgınlıkla birlikte pişmanlık ve suçluluk duyguları da yaşayabilirler. Ailelerin öz güvenlerinde azalma, karar verme güçlüğü çekme gibi problemleri olabilir. Kızgınlığı ve pişmanlığı azalan aileler pazarlık dönemine girerler. Hastalığın ilerlemesi ile kederleri artar, büyük üzüntü, hatta klinik düzeyde depresyon ortaya çıkabilir. Kabullenme aşamasına gelene kadar anne-baba teşhisi anlama ve tedaviyi yorumlamakta adeta boğuşmaktadır. Sonunda aile hastalığı kabul edip enerjisini, maddi-manevi tüm gücünü kanserle mücadeleye ve yeni yaşam biçimine uyum sağlamaya harcar. Çocuğun hastalığının gidişine göre, aile bir dönemden ötekine geçer ya da her şey yeniden başlayabilir.

Çocuklarına kanser tanısı konan anne-babalar ile yapılan bir çalışmada aile üyelerinin karşılaştıklar ı şu şekilde sıralanabilir:

•  Kayıp korkusu

•  Fiziksel iletişimin kaybına yönelik korkular

•  Duygusal geri çekilme

•  İletişim sorunları

•  Artan sorumluluklar

•  Hastalıkla ilgili belirsizlik duyguları

•  Hastadaki davranış değişimlerinin yol açtığı kaygılar

•  Günlük aktivitedeki kısıtlamalar, yaşam tarzı değişiklikleri

•  Acı çekme ve ölümle yüzleşmenin doğurduğu sorunlar

Anne-babaların diğer önemli endişeleri arasında;

•  Nüks korkusu

•  Uygulanan tedavilerin ve hastalık deneyiminin çocuğu ileriki fiziksel ve psikososyal sağlığı üzerindeki etkileri sayılabilr.

Ailelerde psikolojik ve duygusal zorlanmanın yanı sıra psikososyal bazı sorunlar oluşabilmektedir. Bunların en önemlisi stigma ve toplumdan izole edilmelidir. Aileler toplum tarafından dışlandıklarını yalnız bırakıldıklarını hissedebilirler bunun nedeni sadece stigma değildir. Bir çok insan böyle zorlayıcı bir yaşam deneyimi karşısında nasıl davranacağını bilemez. Ayrıca sağlık ekibinin yetersizliği ve tedavi prosedürü ile ilgili diğer aksaklıklar önemlidir. Araştırmacılar hasta aileleri için sağlık ekibinin desteğinin ve bilgilendirmesinin çok önemli olduğunu ortaya koymaktadır.

Anne-babaların karşılaştıkları başlıca sorunlar;

•  Maddi yükler

•  Aile ve kişisel gelecek planlarının kaybolması

•  Hastane ortamındaki tedaviler ve bürokrasiler

•  Aile içi rollerin değişmesi, yeniden tanımlanması

•  Tedavi ve hastalıkla ilgili sorumluluklar

•  Hastalığı, kronik doğasını kabul etmede duygusal sorunlar

•  Ayrılma kaygısı

•  Kayıp ve ölüm korkuları

Birçok çalışmada kontrol grubuna göre ailelerin özellikle annelerin ruhsal sorunlarının yüksek olduğu , en sıklıkla ( % 10-70 ) depresyonun saptandığı belirtilmiştir. Çocuğuna kanser tanısı konmuş anneler ile serebral palsi tanısı konmuş annelerin depresyon ve anksieyete düzeylerini karşılaştırılan başka bir çalışma da kanser tanısı konan çocukların annelerinin depresyon ve kaygı düzeyleri, somatizasyonla ilgili değerleri daha yüksek ve aradaki fark istatistiksel açıdan anlamlı bulunmuştur. Ayrıca her iki gruptaki annelerin duygularını sözelleştirmekte yetersiz olduğu saptanmıştır.

İlişkilerde dengeli, duyguların serbestçe ifadesine izin veren, çatışmaların az, işbirliğinin fazla olduğu ailelerde hastanın uyumu en iyi olmaktadır. Ailenin tutumu ilgili, ancak aşırı kaygılı olmamalıdır. Aile içi rollerin net olmaması, aşırı koruyuculuğun egemen olduğu, rijit ve çatışmaları göz ardı eden aile ortamları, olası çatışmaların inkar edilmesi çatışmaların çözümünü ve hastanın uyumunu güçleştirmektedir. Akut durumlarda ortaya konan dayanışma ruhu uzun süreli hastalıklarda ve tedavi programlarında yavaş yavaş çözülmeye gidebilir.

Konuyla ilgili çalışmalar genelde annelerin daha çok aşırı koruyucu bir tutum sergilediklerini ve annede görülen depresyonun hem hasta çocuk, hem de diğer çocukları ile başa çıkmasını zorlaştırdığını göstermektedir. Bu durumda ailelerin %80'i sağlıklı çocuklarıyla daha az ilgilenirken, sağlıklı kardeşler izole edilmişlik ve terk edilmişlik hissedebilmekte, hastalığın kendilerine de bulaşacağından korkabilmekte ya da çocuğa gösterilen özel ilgiyi kıskanabilmektedirler. Hasta kardeşine ilişkin geçmişteki düşünceleri nedeniyle suçluluk duyabilirler ya da hastalıktan kendini sorumlu tutabilirler. Kardeşlerin uyumu onların yaşına, cinsiyetine, kişiliğine ve ailenin tutumuna göre değişebilir. Kronik hastalığı olan çocukların kardeşlerinde süreç içinde agresif davranışlar, uyku bozuklukları, depresyon, sosyal geri çekilme, okul problemleri, tırnak yeme ve psikomatik şikayetler görülmektedir.

Yukarıda da değinildiği gibi ailelerin hastalığa karşı sergiledikleri tutum ve kulladıkları baş etme mekanizmaları hastalığın seyrini direkt olarak etkilemektedir. Bu tutumların ve mekanizmaların sağlıklı olmaları halinde uyum sürecine girilecek ve bu zorlu yeni yaşam dönemi hem ailenin bütünü için hem de ayrı ayrı bireyler için daha kolaylaşacaktır.

•  YAŞLILIK DÖNEMİ VE KANSER 

Geriyatrik Dönemde Psikiyatrik Sorunlar 

Dünya Sağlık Örgütü'nün (DSÖ) tanımına göre yaşlılık, ‘'çevresel faktörlere uyum sağlayabilme yeteneği'' nin giderek azalmasıdır. Toplumda yaşlı hastalarda psikiyatrik bozuklukların görülme sıklığı yüksektir. Araştırmalar bu oranın %12 civarında olduğunu belirtmektedir. Psikiyatrik bozuklukların görülme sıklığı fiziksel hastalığı olan yaşlı popülasyonda %40-50'ye kadar yükselir. Yaşlı hastalarda da daha genç yetişkinlerde görülen psikiyatrik bozukluklar görülür fakat bu dönemde bazı psikiyatrik hastalıklar artan prevelans ve morbiditeleri ile dikkat çekerler.

Bunlar,

•  Bilişsel bozulmalar

•  Affektif bozukluklar

•  Anksiyete bozuklukları'dır.

Şiddeti ve hızında farklılıklar olmakla birlikte yaşlılarda görülen fiziksel kapasite ve perfomans kaybının psikolojik, sosyal ve fiziksel işlevsellik üzerinde etkileri vardır. 65 yaş üzeri olarak kabul edilen yaşlılıkta kişinin yaşamının birçok yönünde değişiklikler olur:

•  Fiziksel kapasite azalmaya başlar,

•  Sosyal hayat yavaşlar,

•  Emeklilik,

•  Aile ve çevrede kayıplar artar,

•  Yeni bir yaşam dönemine uyum gerekir.

Geriyatrik hasta popülasyonunda kronik hastalıkların yaygınlığı daha sıktır. Yaşlı hastalar yaş dönemi itibari ile genç hastalara oranla çevresel değişimlere ve yeniliklere daha zor uyum gösterirler. Bununla birlikte kişilik değişimi ve genel entelektüel kapasitenin azalması yaşlılığın bir özelliği değildir ve mutlaka altta organik neden aranmalıdır. Ayrıca; ilerleyen yaşla birlikte kanser geliştirme riski artar. Yaşlılık da kanser için en önemli risk faktörlerinden biridir. Yeni kanser olgularının %50'den fazlası ve bütün kanserlerinin %67'si 65 yaşın üzerinde görülür. 55 yaşından sonra da kanser mortalitesi %17 artar.

Toplumumuzda kanser tanısı alan yaşlılar iki stigma ile karşı karşıyadır; kanser ve yaşlılık. Yaşlılık döneminin sayılan özellikleri düşünüldüğünde kanser tanısı ile bu hastalarda majör psikososyal bozulmaların oluşma riski artar. Zaten toplumdan izole hisseden yaşlı hasta kanser tanısının çağrıştırdığı olumsuzluklar ile kendini daha da izole hissedebilir. Alışık olmadığı ortamlara (hastane gibi) ve komplike tedavilere uyumda güçlük yaşayabilir. Tedavi ve tedavi ekibi hakkında şüpheci tavır, tedavi ekibi tarafından ihmal edilme korkusu, diğerlerine yük olma korkusu yaşlı hastalarda gençlere oranla daha sıktır.

Araştırmalar yaşlıların stres karşısında duygusal odaklı baş etme eğiliminde olduklarını vurgulamaktadır. Duygusal odaklı baş etme, daha pasif, bireysel ve duyguları bastırma ile ilişkilidir. Bununla birlikte; tedavi sonucu oluşan bazı etkiler (saç dökülmeleri,hareket kapasitenin azalması gibi) kaygı yaratıcıdır. Yaşlı hastalar tedavi yan etkilerine daha düşük tolerans gösterir ve deliryum gelişme riski daha yüksektir. Yaşlılık döneminde karşılaşılan bir önemli sorun hastaların kanserin erken belirtilerini (öksürük, ağrı, zayıflık hissi gibi) dikkate almamaları ve tanının geç devrede konmasıdır. Geç tanıyı takiben yine bu popülasyonda pasif, kabullenici,boyun eğici yaklaşım görülebilir. Yaşlı hastaların ağır tedavi sürecini kanserin kendisinden daha zor ve korkutucu olduğunu düşündüklerini gösteren çalışmalar vardır.

Genç kanser hastalarında olduğu gibi geriyatrik kanser hastalarında da en sık karşılaşılan psikiyatrik komplikasyon, uyum bozuklukları ve majör depresyondur. Yaşlı kanser hastalarında majör depresyon oranı tüm kanser türleri göz önüne alınarak ortalama %25 olarak kabul edilmektedir. Özellikle akciğer kanserleri fiziksel fonksiyon kayıplarına daha fazla yol açmakta ve bu da depresyona yatkınlığı arttırmaktadır. Hastalığın kendisinin yanı sıra kanser tedavisinin kendisi de depresyona yol açabilmektedir. Özellikle, vinkristin, prokarbazin, ve tamoksifen başta olmak üzere kanser tedavisinde kullanılan ilaçlar ve bunun yanı sıra radyoterapi depresyona yol açabilmekte, yine paraneoplastik sendromların bir parçaso olarak da depresyon karşımıza çıkabilmektedir. Deliryum yaşlı kanser hastalarında ikinci en sık görülen psikiyatrik rahatsızlıktır. Kanserin direkt etkisi nedeni ile oluşur. Deliryum'un erken belirtileri sıklıkla depresyon ile karıştırılır. Yaşlı kanser hastalarının fiziksel ve psikiyatrik muayenesinde santral sinir sistemi disfonksiyonları mutlaka değerledirilmelidir. Deliryumun değerlendirilmesi ve tedavisinde bazı noktalara dikkat edilmelidir.

Bunlar;

•  Hastanın ajitasyonunu ya da bozulmuş davranışlarını nedensel olarak değerlendirirken aynı zamanda tedavi edilmesi

•  Dikkatli ruhsal durum muayenesi yapılmalı, fiziksel ve laboratuar verileri toplanması,

•  Deliryum hastaları destekleyici bir kişi tarafından kısa fakat sık görüşmelere tabi tutulması ve

•  Halüsinasyonlarının ve varsanıların mevcudiyeti durumunda intihar girişimlerini önleme açısından hemşire bakımı gerekliliğidir.

Tıbbi hastalığı olan yaşlıda pratik psikiyatrik yaklaşım:

•  Komorbid psikiyatrik bozuklukların öngörülmesi (demans + depresyon)

•  Hızlı tarama testlerinin kullanımı

•  Ayrıntılı sorun listesi (tıbbi, psikiyatrik, sosyal, fonksiyonel)

•  Kullanılan ilaç listesi

•  Çeşitli kaynaklardan bilgi sağlama (aile, komşu, hastane personeli, aile doktoru gibi)

•  Akut kötüleşmelerde ‘'neden şimdi'' sorusunun sorulması

•  Sorun açıklanamıyorsa tanısı konmamış tıbbi sorun, ilaç etkileri, fark edilmiş sosyal sorun (terk edilme vb) gibi durumların sorgulanması

•  Tekrar tekrar fizik muayenesi

•  Geniş laboratuar incelemeleri

 














YETİŞKİN PSİKOLOJİSİ SORUNLARI





































İŞ YAŞAMI PSİKOLOJİSİ SORUNLARI








CİNSELLİK




















 
 

Sitedeki tüm yazılar Uzman Psikolog Alanur Özalp'e aittir. Tüm hakları saklıdır. İzin almadan kullanılamaz.