2
1

2
1


2
ÇOCUK PSİKOLOJİSİ SORUNLARI
1

2
1

2
1

2
1

2
1

2
1

2
1

2
1

2
1

2
1

2
1

2
1

2
1

2
1

2
1

2
1

2
1

2
1

2
1

2
1


2
1

2
GENÇLİK PSİKOLOJİSİ SORUNLARI
1

2
1

2
1

2
1

2
1

2
1

2
1

2
1

2
1


2
1

2

BEYOĞLU BELEDİYESİ İLE BİRLİKTE GERÇEKLEŞTİRDİĞİMİZ MUTLU AİLELER MUTLU ÇOCUKLAR SEMİNERLERİMİZİ TAMAMLADIK.
1

2
1

.: ÇOCUĞUNUZDA ÖZGÜVEN GELİŞTİRMENİN YOLLARI :.


Biz aileler, çocuklarımıza çeşitli değerler kazandırmak isteriz: güçlü ve kalıcı bir temel, sağlıklı ve sevgi dolu bir şimdi, parlak ve huzurlu bir gelecek. Ama kendimizi bunalmış hissettiğimiz zamanlar da olmuyor değildir. Sanki nereden başlamamız gerektiğini bilmiyor hissine kapıldığımız olur. Bu nedenle de eski, üretken olmayan adetlere başvururuz.

Dr. Susan Baile tarafından yazılmış olan 'Çocuklarınızda Özgüven Geliştirmenin Yolları''na hoş geldiniz. Bu program, çocuğunuzun gelişiminde bir temel taşı, bir başlangıç olacaktır ki bu da en önemli şeydir çünkü nereden ve nasıl başlayacağımızı bilirsek, geri kalan hiçbir şey imkansız olmayacaktır. Bu sunumda, teorilerin ve iyi niyetlerin ötesine gidecek ve daha fazlasını bulacaksınız. Hemen uygulamaya başlayabileceğiniz beceriler kazanacaksınız. Doğru iletişimi kurmak, güzel zamanları ve eğlenceyi paylaşmak ve çocuğunuzun gelecekte kendine özgüven duymasını ve bunu sürekli kılmasını sağlamak için onu nasıl dinlemeniz gerektiğiniz öğreneceksiniz.

Kendisi de üç çocuk sahibi olan yazar Susan Baile'in, deneyimlerinden yararlanarak hazırladığı bu sunumda kendisinin gerçek hayattan edindiği canlı irfanlara ve hatalarının üstesinden nasıl bir espri anlayışıyla geldiğine tanıklık edeceksiniz.

Dr. Susan Baile'in Sunumu:
''İyi ebeveyn olmak, hayattaki en zor, en ilginç iştir. Bunu bilmeyen kişiler, hiç ebeveyn olmamış kişilerdir. Ben ilk çocuğuma otuz bir yaşındayken sahip oldum. İletişim alanında doktoram vardı, aile terapisti olarak çalışıyordum ve eğitimim süresince fazlasıyla bilgi edinmiştim. Sağlıklı bir aile ortamında mutlu yaşayan çocuklar yetiştirmek konusunda bilmem gereken şeylerin hemen hepsini bildiğimi düşünüyordum. Oğlum daha bir yaşına geldiği zaman bile bildiğim her şeyin aslında nasıl da yetersiz kaldığını sizlere anlatamam. Ona nasıl karşılık vereceğim konusunda kafam çok karışıyordu ve o, çocuk yetiştirme konusunda bildiğimi düşündüğüm her şeye meydan okuyor gibiydi. İlk olarak bundan bahsetmek istedim çünkü çocuk yetiştirmek konusunda değinmek istediğim iki nokta var: Birincisi, her çocuk eşsiz olduğundan, hepimiz çocuklarımıza farklı şekillerde davranırız. Oğlum beş yaşına geldiğinde ikinci çocuğuma sahip oldum. İlk çocuğum konusunda edindiğim deneyimlerin, kesinlikle ikinci çocuğuma uygulanabilir nitelikte olmadığını gördüm ve her şeye yeniden başladım. Şimdi üçüncü çocuğum var ve on aylık bu kızımla ilgili aldığım kararlar bazı önemli noktalarda diğer çocuğumda aldıklarımdan tamamen farklı.
Hepimiz insanların aynı ailede doğmuş iki çocuğun birbirlerinden nasıl da birbirlerinden çok farklı olabileceklerini konusunda yorum yaptıklarını duymuşuzdur. Tabi ki bu bir yanılsamadır. İlk doğan çocuğun yani tek çocuğun ailesi ikinci çocuk doğduğundan sonraki aileden çok farklıdır. İkinci çocuk doğduğunda başka bir maç başlar çünkü şimdi bir kardeş vardır. Ailenin değiştiğini söylerken, ilk çocuğa davranışlarımızla, ikincisine davranışlarımız farklılaştıkça biz de farklı ebeveyn rolleri alıyoruz demek istiyorum. Diğer bir faktör de, çocukların ileride oluşturacakları kişiliklerinde tek etkenin aileleri olmamasıdır. Her çocuk bu dünyaya kendi ajandaları, ilgi alanları, güçlü ve zayıf yanları , yetenekleri ile doğarlar. Tüm bunları bir araya getirdiğinizde ebeveynliğin neden bu kadar zor bir iş olduğunu görebilirsiniz.
Değinmek istediğim ikinci nokta direk olarak ilkiyle bağlantılı. Her çocuk benzersiz olduğuna göre, bütün çocuklarda işe yarayabilecek tek, açıklayıcı ve garantili bir yöntem yoktur. Tekrar söylemem gerekirse, bu da ebeveynliği çok zor bir iş yapıyor.
Kolay, garantili, tek cevaplarımız olmasa bile bizler tamamiyle çaresiz değiliz. Güvenebileceğimiz çeşitli ilkeler ve kılavuzlar vardır. Bugün size öğreteceklerim de, karşılaştığınız sorunlarda kullanabileceğiniz ilkelerdir ki bunlar size belirli çözümler sağlayacaktır. Bu programda, benim anahtar kabul ettiğim noktalara değineceğim. Bu anahtar bana göre çocuklarınızda özgüven gelişmesini sağlamaktır. Özgüven dememin sebebi, bunun başarılı bir ebeveynliğe işaret ediyor olmasıdır. Özgüvenleri yüksek olan çocuklar, sağlıklı ve doğru davranış sahibi olmayı başarırlar. Buna karşılık biliriz ki, kendine güveni olmayan çocuklar, sağlıksız ve yapıcı olmayan davranışlar sergilerler. Düşük özgüven, madde ve alkol bağımlılığında, okuldaki şiddette ve suç eğiliminde ve erken hamile kalmada önemli bir etkendir.
Özgüven basitçe hayatta başarılı ve mutlu olabilmenin en önemli belirleyenidir. Bugün bizler, özgüvenin tam olarak ne demek olduğunu anlayarak çocuğumuzda sağlam ve doğru bir temel oluşturmanın ve en önemlisi sizin çocuğunuzla günlük ilişkilerinizin onun özgüven oluşturmasına ne şekilde etki ettiğini öğreniyor olacağız. Öncelikle özgüvenin ne demek olduğunu anlayarak başlayalım. Özgüven bir değerlendirme, bir his, bir çocuğun kendisiyle ilgili temel duygusudur. Kendine inanç farklı bir şeydir. Bu, kendinizle ilgili düşüncelerinizdir. Özgüvense, kendinizle ilgili düşündüklerinize karşı beslediğiniz duygu demektir. Özgüvenin iki unsuru vardır. Bunlardan ilki, benim ' Temel Değer' olarak isimlendirdiğim şeydir. Temel değer, bir çocuğun kendisinin iyi bir insan olduğuna inanmasına denir. Siz onun iyi olduğunu söylediğiniz için ya da bir şeyleri doğru yaptığı için değil, onun kim olduğu ile ilgilidir. Olduğu kişinin, kendi başına iyi olduğuna inanmasıdır. Özgüvenin diğer unsuru da, yeterliktir. Bu da, onun işleri doğru şekilde yapabilmesini, hayatta başarılı olabileceğini gösterir. Kendi ihtiyaçları başkaları tarafından karşılanırken, onun da başkalarının ihtiyaçlarına karşılık verebildiğini gösterir. Bizler de, çocuğumuzu yetiştirirken bu iki unsurdan faydalanmalıyız. Bu iki unsur, eşit derecede önemli değildir. Biri diğerinden daha önemlidir.
Şimdi sizlerden, kendinize duyduğunuz özgüvene bakmanızı ve düşünmenizi istiyorum. İçinizden kaçı şöyle bir durumu yaşadığını söyleyebilir? Diyelim ki siz ya da tanıdığınız birisi, hayatta istediği her şeye sahipmiş gibi görünüyor. Diğer bir deyişle, size dışardan bakan birisi aklından her şeye sahip olduğunuzu geçiriyor. İyi bir işiniz olduğunu, saygı gören biri olduğunuzu ve mutlu bir aileniz olduğunu, sağlıklı olduğunuzu ve güvende olmak için ihtiyaç duyduğunuz her şeye sahip olduğunuzu düşünüyor. İçinden, 'Şuna bak! Her şeyi var!' diye geçiriyor. Tüm bunlara rağmen, o kişinin içinde sanki bir şeylerin eksik olduğu hissi uyanıyor. Gerçekten de, her şeyleri varmış gibi görünen insanların büyük çoğunluğunda bu his vardır ve hep elde ettiklerinden daha fazlasına sahip olmak isterler. Bu insanlar, bazen benim 'keşke demek' dediğim durumu yaşarlar. Keşke şimdi olduklarından daha iyi bir yerde olmak, keşke sahip olduklarından daha fazlasına sahip olmak isterler. Keşke şu makaleyi yazabilmek ve keşke o makalenin yayımlanmış olmasını isterler be bu böyle sürüp gider.
Peki bu 'keşke dediğiniz' şeylere sahip olunca ne olur? Yeni bir keşke ile karşılaşırsınız. ? Neden bahsettiğimi bilirsiniz çünkü anlatmakta olduğum bu süreç, kişinin iyi olduğuna karar verme, yeterli olduğunu hissetme konusunda kendisine bulduğu bir çözüm yoludur. Doğasında var olan bir kelime, temel bir iyi olma arayışıdır. Eğer bunun bir arayış olduğunun farkına varmazsak, doğal olarak bu güçlü arzuyu dışarıdaki bir şeye yansıtırız. Fakat keşke dediğimiz şeylere ulaştığımızda aslında bunların işe yaramadığını görürüz çünkü bunlar, bizim asıl aradığımız şeylerin yerini tutamazlar. Bir çocuğa bakar ve onun sınıfında çok sevildiğini, yetenekli bir çocuk olduğunu düşünürsünüz. Her şeyi olması gerektiği gibi yapıyor, atletik bir çocuk, öğretmenleri, ailesi ve arkadaşları onu seviyor diye düşünürsünüz. Elbette ki bu çocuk yüksek özgüvene sahiptir diye düşünürsünüz.
O kadar da emin olmayın. Bizim burada bahsettiğimiz, temel değer duygusudur. Aslında öz güveni olduğunu düşündüğünüz bu çocuk, kendine yeterlik konusunda iyi olabilir. Sizlere ikinci unsur olan yeterlilik konusunda çok iyi görünen bu çocuk gerçekten de bu duyguya sahip olabilir fakat yine de, temel olarak iyi hissetmiyor da olabilir. Eğer bu iki unsurdan birine sahip olmasını isteseydim, ben ilkini yani temel değeri seçerdim çünkü eğer bu temel değer duygusuna sahipseniz, hayatta zor durumlarla karşılaşma olasılığınız olduğunu bilirsiniz. Bir doğum gününe çağrılmayabilirsiniz, notlarınız düşebilir, işler ters gidebilir, önemli bir futbol maçı kaçırılabilir. Temel değer sahibi olan çocuk bunları bilir ama bu duyguyu bilmeyen ama ikinci unsur olan yeterliliğe sahip olan çocuk bunları bilemez. Bir anda her şey onun için aşılması güç bir hal alabilir ve bu durum çocuğun tüm hayatını etkileyebilir.
Bu programın temel amacı, bir çocuğun temel değeri nasıl oluşturduğuna dair noktalara değinmektir. Çocuğunuzun temel değer duygusu geliştirmesinde etken rol oynayan beş ana madde vardır.

1.
Dokunmak. Özellikle hayatının ilk yılında ama devamında da
2. Ödüllendirmek. Çocuğunuzun ihtiyaçlarının giderildiğini ve giderileceğini garanti etmektir.
3. Geribildirim sağlamak. Çocuklarımızla ilgili algılarımızı onlara nasıl hissettirdiğimizdir.
4. Saygı duymak.
5. Zaman. Çocuklarımızla geçirdiğimiz zamanın uzunluğu ve kalitesidir.

Bunların her birinden derinlemesine bahsedeceğiz. Buna dokunma ile başlayalım. İnsan gelişimde dokunmanın önemi, geçmişte düşünüldüğünün aksine aslında çok fazladır. Dokunma, hayatta gelişen ilk duyudur. İnsan gelişiminde ciddi bir yer tutar. Sık sık dokunulmazsa, sinir uçları beyne daha az sinyal gönderirler. Aslında çocukluk çağlarında görülen nörokimyasal değişimlerin çoğu dokunma yoluyla uyarılmanın direk sonucudur. Olması gerekenden daha az dokunma teması yaşamış olan çocukların durumunu gösteren çalışmalar yapılmıştır. Yıllar önce öksüzlerle yapılmış olan bir çalışmada, bebeklerin temel ihtiyaçlarının karşılandığı görülmüştür. Bu bebekler beslenmiş, üzerleri değiştirilmiş, sıcak tutulmuş ve güvende olmaları sağlanmıştır. Ancak görünen odur ki, öksüzlerin kaldığı yerde çalışan insanlar, dokunmayı temel bir ihtiyaç olarak görmemişlerdir. Bu bebeklerin çoğu bir sendrom geçirmiş ve bir kısmı da gerçekten ölmüştür. Ölen bebeklerin, dokunma teması ile uyarılmadığı gözlemlenmiştir.
Dokunmak, bedensel ve duygusal gelişim için önemlidir ve daha da önemlisi, kişinin benlik duygusu, dokunma yolu ile oluşmaya başlar. Bebek doğduğunda, benlik duygusu yoktur. Bebek, annesi ve diğer tüm insanlarla simbiyotik bir ilişki içindedir. 'Biz' anlayışı vardır ama 'Ben' ve 'Sen' kavramları yoktur. Bebek aşağı yukarı altıncı ayındayken, kendi ellerini, ayaklarını görür ve kendine dokunmaya ve kendisinin sınırlarını keşfetmeye başlar. İşte tam o anda, kendilik anlayışı doğar. O anda, bebek 'Ben' ve 'Sen' kavramlarını oluşturmaya başlar. Dokunma sayesinde, bizler içimizde varolan temel hazırlığı, dünyayla ilişkide olma durumunu keşfederiz. Diğer kişilerle nasıl ilişki kuracağımızı öğreniriz.

Ashley Montegue'nun da söylediği gibi, vücutsal bağlılık, toplum denilen diğer insanlara bağlı olma konusunda temel etkendir. Başkalarıyla kuracağımız iletişimin niteliğini belirler.

İnsan gelişiminde dokunmanın rolü üzerinde yapılmış en ilginç araştırmalardan birinde, gözlemciler, evlere giderek annelerin bebekleriyle olan iletişimini izlemek için eğitilmişlerdir. Araştırmacının öğrenmek istediği, annelerin bebeklerine nasıl dokundukları ve bebeklerin bu dokunmalara ne yönde tepkiler verdikleriydi. Bir yılın sonunda araştırmacı, bebekler ve anneler arasında üç farklı etkileşim modeli olduğunu belirledi. Durumların %50'sinde, kendisinin 'bakım yapan annelerin güvende olan bebekleri' adını verdiği modele rastladı. Bu annelerin, bebeklerinin ihtiyaçlarına anında cevap verdiklerini, bebeklerine sıklıkla dokunup sarıldıklarını ve bebeklerin de buna karşılık kendilerini güvende hissettiklerini ve anneleri tarafından kolayca yatıştırılabildiklerini ve diğer bebeklere oranla daha az ağladıklarını gördü. Bu, modeller arasında en sık rastladığıydı.

İkinci model, araştırmacının ' tutarsız annelerin sıkıntılı ve pasif bebekleri' adını verdiği modeldi. Bu anneler, çocukları ağladığında onların yanına arada sırada giden, bebekleriyle arada sırada fiziksel temas kuran annelerdi. Bebeklerine karşı tutarsız davranıyorlardı. Genellikle bu anneler bebeklerinin yanına gittiklerinde sinirli oluyorlardı. Buna karşılık bebekleri de, annelerine pasif, ilgisiz veya sıkıntılı davranıyorlardı. Annelerine veya kendilerine ilgi göstermeye gelen başka insanlara tepki vermiyorlardı ve gergin gözüküyorlardı. Bu modele, vakaların aşağı yukarı %25'inde rastlanmıştı.

Üçüncü ve son modelin adı, 'reddeden annelerin reddeden bebekleri' idi. Tahmin edebileceğiniz gibi, bu modeldeki anneler, bebekleri ağladığında onların yanına çok seyrek gidiyorlardı. Bebeklerine çok seyrek dokunuyor ve onların ihtiyaçlarına genellikle karşılık vermiyorlardı. Bebeklerse buna karşılık, annelerini yatıştırıcı bir kaynak olarak görmüyor ve onları reddediyorlardı. Anneleri ve diğer yetişkin insanlar tarafından rahatlatılamıyorlardı.

Bu araştırmanın önemli bulgularından biri, yukarıda belirtilen modellerin, bebeklerin dünyayla nasıl iletişim kurduklarını ve ilerleyen yaşlarında diğer insanlarla nasıl ilişkiler içine girdiklerini gösteren kalıplar olduğuydu. Örneğin, bakım yapan ve güven veren annelerin bebekleri bir yaşına geldiklerinde, diğer iki modelde yetişen bebeklerden çok daha az ağlıyorlardı ve annelerinin onlara öğrettiklerini çok daha kolay kabul ediyorlardı. Dokunularak ve dokunma yoluyla rahatlatılarak büyüyen bebekler, kendilerini önemli hissediyor, dünyanın ve insanların iyi olduğuna inanıyor ve insanları bir çeşit bakım ve rahatlık kaynağı olarak algılıyorlardı. İleride de, kendileri ve ilişkide oldukları insanlar ile ilgili iyi hissediyorlardı.

Şimdi de, bir bebeğin ne kadar dokunulmaya ihtiyaç duyduğu sorusunu ele alalım. Bir bebeğe hayatının ilk yılında dokunmamak hemen hemen imkansızdır. Eğer dünya çapındaki dokunma örneklerine bakarsanız, bebeklerin bir çok kültürde günün neredeyse 24 saati dokunulduklarını görürsünüz. Bebekler, sıklıkla anneleri ve onun dışında amcaları, kardeşleri, teyzeleri tarafından dokunulmaktadırlar. Bebekler daima çevrelerindekiler tarafından fiziksel temas içindedirler. Bazı antropologlar bu duruma, 'ilk sarmalanma safhası' demektedirler. Bizler, bebeklerimize ilk yıllarında dokunarak, onların özgüven gelişimlerinin başlangıcında önemli bir adım atmalarına sebep oluyoruz..

Ben, hayatının ilk yılındaki bebeğe dokunmanın önemini belirtirken bir yandan da, sürekli dokunma ihtiyacını vurgulamak istiyorum. Bebekleriniz büyüdükçe, mümkün olduğunca onlara sarılmaya devam etmeli, onları takdir ettiğinizi belirtmeli, kutlamalarda onlara sarılmalı ve öpmelisiniz. Kitap okurken veya onlarla spor yaparken de onlara dokunmalısınız. Bütün bunlar, çocuğunuza dokunabileceğiniz yerlerdir ve onun ilerdeki yaşamında duyacağı dokunulma ihtiyacını da büyük ölçüde karşılamanıza yardımcı olur. Dokunmak, özgüven gelişimdeki ilk etkendir.

Şimdi hep birlikte, çocuklarımızın gelişimindeki ikinci önemli unsura yani ödüllendirilme ihtiyacına bakalım: Bebekler, dünyaya bizlere muhtaç vaziyette gelirler. İhtiyaçlarının karşılanması konusunda ağlamak dışında çok sınırlı bir repertuara sahiptirler. Peki bebek bir ihtiyacı olduğu için ağladığında ve biz onun ihtiyacını gidermediğimizde ne olur? Kısa vadede bebek ağlamaya devam eder. Uzun vadedeyse, kendisini reddedilmiş hisseder ve anneye karşı da reddedici ve pasif bir tutum içine girer. Bir şeylerin olması için repertuarımda olan her şeyi kullandım ama buna rağmen istediğim şey bir türlü gerçekleşmiyor diye düşünür. Bunların sonucunda da vardığı nokta önemli olmadığı ve insanlar tarafından umursanmadığıdır.

Bebeğiniz ağladığında, çıkardığı seslerin ne kadar çaresiz ve tehditkar olabileceğini fark ettiniz mi? Aslında bebeğin ağlarken çıkardığı sesler bizi uyarması için gerekli olan güçte programlanmıştır çünkü bir bebek için ihtiyaçlarının karşılanmıyor olması, kendi hayatına yönelik bir tehdit olarak algılanır. Bebek o ağladıktan birkaç dakika sonra annesinin geleceği anlayışına sahip değildir. Bu nedenle, bebeğin ilk yılında, ihtiyaçları olduğunu belirttiği anda hızla yanına gitmeli ona karşı hassas davranmalıyız. Bu, onun özgüven gelişimde atılacak adımlardan biridir.

Bazı durumlarda kendi korkularımız yüzünden bunu yapamayabiliriz. Eğer her ağladığında bebeğin yanına gidersem, her istediğini anında yerine getirirsem şımarır mı düşüncesidir bizleri korkutan. Aslında, bir bebeğe ilk yılında dokunmamanın imkansız olduğu gibi, onu ilk yılında şımartmamak da imkansızdır. İnsanların anlamadığı şeyse, bebeğin ağlamasının tek sebebinin, onun ihtiyaçlarından kaynaklanıyor olduğudur. Bildiğiniz gibi, dokunulmak bebek için bir ihtiyaçtır. Bazı zamanlar, bebek aç olmasa da, altını ıslatmış olmasa da, odası çok sıcak ya da çok soğuk olmasa da ağlamaya devam eder. Bu noktada bebeğin ağlamasına sebep olan şey, size ve ona göstereceğiniz dikkate duyduğu ihtiyaçtır. Bebeğin diğer ihtiyaçlarının yanında bunu da karşıladığınız takdirde, bebekte kendisinin önemli olduğu, insanların ve hayatın iyi olduğu duygusu gelişmeye başlar ve bu hayatın içinde olduğundan ötürü mutluluk duyar.

Bizler, bebeklerimizin ihtiyaçlarını karşılarken başka bir konuda daha korku duyuyor olabiliriz. Onu şımartıyor olmanın dışında, onun bize muhtaç bir biçimde büyüyeceğinden korkarız. Bazı çocuklar, diğerlerinden farklı ihtiyaçlara sahiptirler. Bu çocukların diğerlerinden daha fazla dikkat gösterilmeye ihtiyaç duyarak büyüyecekleri doğrudur. Hatırlarsanız her çocuk kendine özgü ve tektir. Bazıları sizden daha erken yaşta kendilerine yetebilecek duruma gelirken, diğerleri size daima daha yakın durmak isterler. Burada olan şey, ihtiyaçları karşılanan çocuğun, artık o ihtiyaç tarafından dürtülenmediğidir. İhtiyaçları karşılanan çocuk, kendini hazır hissettiğinde hayatına devam edebilecektir. İronik olan, korktuklarımızın, çocuğumuzun ihtiyaçlarını karşılamadığımız zaman başımıza gelecek olmasıdır. Bizler onu tek başına ayakta durabilmesi için kendimizden uzaklaştırdıkça, o bizlere daha fazla bağımlı hale gelecektir. Yapmamız gereken şey, onları bir birey olarak görmek ve onlara güvenmek ve ihtiyaçlarına karşılık vermektir. Bunu yaparak, onların bizlerden bağımsız bir şekilde de ayakta durabilmelerini sağlamış oluruz.

Bütün bu söylediklerimden sonra içinizden 'Aman Allah'ım' diye geçiriyor olabilirsiniz. Çocuğunuz dokuz yaşına gelmiş ve siz onu büyütürken benim söylediklerimi hiç uygulamamış olabilirsiniz ve onun umutsuz bir durumda olup olmadığını merak ediyor olabilirsiniz. Asıl önemli olan, içinizde uyanan hislere kulak vermenizdir. Eğer tüm bunları yapmamışsanız, suçluluk duymamanızı istiyorum. Bizler çocuklarımıza sadece ilk yıllarında değil tüm hayatları boyunca ebeveynlik yapıyoruz ve bu nedenle onunla olan ilişkinizi geliştirmeniz için asla çok geç değildir.

İlk oğlum dokuz-on aylıkken, bebekle aramızda bir bağ kurmakla ilgili bir kitap okuduğumu hatırlıyorum. Buna göre, doğumun hemen sonrasında bu bağı oluşturmak için geçen optimum bir süre vardır. Benim oğlum ben genel anestezi altındayken doğdu. Yani tam olarak orada bulunduğumu söyleyemeyeceğim. J Ben bu optimum süreyi yaşayamadım ve ağladım çünkü kendimi çok kötü ve kaybolmuş hissettim. Fakat bir süre sonra geri dönüp baktığımda asıl tabloyu görebildim. Gördüğüm şey, aslında sadece o optimum süre denen süre zarfında bir bağ oluşmasının şart olmadığıydı. Bağ oluşturmak, uzun yıllar boyunca yapılan bir şeydir. Bebeğinizin veya çocuğunuzun dokunulma ya da ödüllendirilme ihtiyaçlarına aslında optimum denen süre içerisinde cevap veremeyebilirisiniz ve bu da içinde bulunduğumuz toplumdan kaynaklanan bir durumdur. Ama sizler bilmediğiniz şeyler için, kendinizi suçlu ve sorumlu hissetmemelisiniz. Hepimiz, kendi bilgilerimiz ışığında elimizden geleni yapmışızdır. Şimdi tüm bu öğrendiklerinizden sonra, çocuğunuz için daha farklı neler yapabileceğinizi düşünmeye başlayabilirsiniz.

Burada belirtmek istediğim bir nokta da, iyi bir ebeveyn olma yolunda hiçbir zaman geç kalmış sayılmamanızdır. Sizlere söylemek istediğim şey hakkında oldukça dramatik bir örnek vermek istiyorum. New York'ta yaşayan bir psikolog, çocukların erken yaşlarda doğru ebeveynlikle eğitilmediklerinde, ileriki yaşlarda geri dönülüp bu durumun düzeltilebileceği ve çocuğun içinde oluşan yaraların tedavi edilebileceği teorisini test ediyordu. Bu psikolog, yedi-on bir yaşlarındaki evlat edinilmiş bir grup çocukla çalışıyordu. Bu evlat edinilmiş çocukların durumu iyi değildi. Bu çocuklar yangın çıkarmış, hırsızlık yapmış kısaca doğru yolda gitmeyen çocuklardı. Psikolog, kendisine verilen ödenekle küçük bir apartman kiraladı ve bu çocukların yarısını bu eve yerleştirdi. Binada, çocukların isteyebileceği her türden eşya vardı. Çocuklara, şimdiki hayatlarında sorunlar yaşamalarının sebebinin, iyi bir başlangıç yapmamış olmaları olduğunu söyledi. Onlara, şimdi geriye dönme olanaklarının olduğunu be yeniden bebek gibi davranabileceklerini söyledi. Kendilerini hazır hissettiklerinde ona söylemelerini istedi. Tabi bu çocukların bu duruma nasıl tepki verdiklerini tahmin edebilirsiniz. Gerçekten de, bunun bir tür kötü şaka olduğunu düşündüler. Ama ilginç bir şekilde, bu duruma kolay uyum sağladılar. Birkaç hafta belki de bir kaç ay sonunda, hayatlarına kaldıkları yerden devam edebilmeye hazır hale geldiler. Bir yılın sonunda, psikolog, bu çocuklarla, apartmana almadığı diğer çocukları karşılaştırmaya gitti. Gördüğü şey, apartmanda kalmış olan çocukların %80'inin artık kötü davranışlarını bırakmış olduklarıydı. Diğer bölümdeki çocuklarsa, bir aileden diğerine veriliyor ve başlarına iş açmaya devam ediyorlardı.

En kötü durumlarda bile, geriye dönülebilir ve yapılan hatalar bir şekilde telafi edilebilir.

ÇOCUKTA YARATICILIĞIN GELİŞİMİ

Yaratıcılık, görebilme, bilinenin ve bilincin sınırlarını aşarak düşüncelerini estetik biçimde düzenleyebilme, düşünce ve eylemde özgünlüktür. Anne babanın erken yaşlardan itibaren çocuğun özgür keşiflerine fırsat tanımasıyla gelişir. Çocuğun kendi deneyimlerini gerçekleştirmesi ve anne-babanın da bu deneyimleri heves ve ilgiyle takip edebilmesi gerekir.

Yaratıcılığın Evreleri

0-2 YAŞ

- Çocuk duyu organlarıyla çevresini keşfetmeye başlar. Dokunma, tatma ve görme yoluyla her şeyi denemeye heveslidir. Çevresine çok meraklıdır. Bu nedenle çevresindeki uyaranların zenginliği onun hayal gücünü ve merak duygusunu geliştirir.

- Çocuğun dili öğrenmeye başlaması hayal dünyasını çeşitlendirir ve zenginleştirir.

2-4 YAŞ

•  Bu dönemde Bağımsızlık duygusu ön planda olduğu için ve kendi yeteneklerinin daha iyi tanıdığı için çevreyi kendine özgü yollardan keşfetmekten hoşlanır. Bu durum kendi yeteneklerine güvenmesini sağlar.

•  Çevreye olan merakı hala devam etmektedir. Her şeyi öğrenmek ister. Çevresindekilere sık sık sorular sorar.

•  Çevresindeki işe yarayan her türlü malzemeyle bir şeyler üretmeye, oluşturmaya çalışarak yaratıcılığını sergiler

•  Zekasının, yaratıcılığının ve hayal gücünün ürünü olan gerçek dışı hikayeler anlatır. Bu hikayeler onun yaşadıklarını senaryolaştırması, yorumlamasıdır

•  Merak duygusu sayesinde doğruyu ve gerçeği araştırır

•  İlk kez planlama becerilerinin öğrenmeye başlar. Önceden bildiği oyun ve işleri planlamaktan hoşlanır.

•  Çeşitli yaşam biçimlerinin dramatize eder.

•  Öyküler yaratır.

•  Sözcük oyunlarıyla, yeni deneyimlerle ve yaratıcı sanat aktiviteleri yoluyla kendine olan güveni ve yaratıcılığı gelişir.

•  Dramatize oyunlar, sanat etkinlikleri, müzik, dans gibi faaliyetlerde yaratıcılığını geliştirir.

4-6 YAŞ

•  Bir sanatçı kadar yaratıcıdır.

•  Öyküler yaratır, resimler çizer ve çeşitli yaşam biçimlerinin dramatize eder.

•  Kendi yetenekleriyle kendi kişiliğini yaratmaya başlar.

•  Taklide dayanan oyunlarda, yetişkin rollerini deneyerek öğrenir.

•  Oyunları çoğu kez hayal gücüne dayanır ve bu oyunlarda pek çok rolleri dener.

•  Müziğe ilişkin özgün bir eser oluşturabilir.

•  Seramik hamurundan kendine özgü değişik şekiller meydana getirebilir.

•  Çeşitli materyalleri kullanarak yeni ve orijinal bir resim yapabilir.

•  Eğitici masa oyuncaklarından kendine özgü orijinal ve yeni şekiller meydana getirebilir.

•  Geometrik şekillerden kendine özgü yeni bir kompozisyon meydana getirebilir.

•  Çeşitli materyalleri değerlendirerek değişik özellikte kuklalar yapabilir.

•  Ev içinde ve dışında,her türlü oyun malzemesiyle sürekli bir şeyler tasarlayıp oluşturarak tüm yaratıcılığını sergiler.

ANNE BABALARA ÖNERİLER

•  Çocuğunuza düşünme ve hayal kurma için fırsatlar hazırlayın.

•  Çocuğunuzun sorularına bıkmadan cevap verin

•  Bir problemle karşılaştığınızda bunun birden fazla çözümü olabileceğini öğretin.

•  Çocuğunuzu fikirlerini şekillendirmeleri için cesaretlendirin ve yapıtlarına saygı duyun

•  Odasını kendi düşünce ve arzusuna göre dekore etmesine izin verin, doğum günü kutlaması gibi çeşitli konularda fikir alın.

•  Ev işleri ile ilgili küçük sorumluluklar verin. Ona güvendiğinizi belli edin.

•  Öğretici programlara özendirin. İzlediği programlar hakkında birlikte fikir üretmeye, yorum yapmaya, tartışmaya fırsat tanıyın.

•  Hobilere özendirin ve hobilerini geliştirmesi için yüreklendirin. Bunu yaparken çocuğun hayatını hiç boş zaman kalmayacak şekilde aşırı yapılandırmayın

•  Değişik kültürleri çocuğunuza tanıtın. Çocuğunuzun farklı kültürlerden insanları tanıyabileceği ortamlar hazırlayın. Farklı kültürleri tanımasını sağlayın.

•  Çocuğunuzla birlikte sık sık bir sanat galerisi ya da müze ziyaretleri yapın. Birlikte resim ve heykellere bakın, eserler üzerinde birlikte konuşun

•  Onlara örnek olun, çocuğunuzun yanınızdayken “ Ay ben hiç güzel resim yapamam!” gibi cümleler kullanmayın. Eğer çocuğunuz sizin bir şeyler ürettiğinizi görürse bu cesareti kendine örnek alacaktır.

•  Evinizde çocuğunuza mümkün olduğunca çok malzeme verin ve bunlarla ilgilenmesini sağlayarak, yaşayarak öğrenmesini destekleyin. Evde yerküre ve dünya haritası, farklı yayınlar ve ansiklopediler bulundurmaya çalışın. Ayrıca projeler üretmek, röportaj yayınlanması, makineler yapmak, film çekmek, gazete çıkarmak, beste yapmak, elbise modeli çizmek, hava tahmininde bulunmak, sosyal konularda bir kulüpte çalışmak, okul gezisi planlamak, sessiz sinema oynamak, harita okumak, kukla yapmak gibi çeşitli aktivitelerle uğraşmasını sağlayın

•  Yaratıcılığını geliştirecek oyuncaklar seçin. Çeşitli malzemeleri çocuğunuz için biriktirin ve bunları kullanması için onu teşvik edin.

•  Aile ve ev ortamı kadar çocuğun yaşıtlarıyla beraber olmasının önemli olduğunu düşünerek ve onu iyi bir yuvaya yazdırın.














YETİŞKİN PSİKOLOJİSİ SORUNLARI





































İŞ YAŞAMI PSİKOLOJİSİ SORUNLARI








CİNSELLİK




















 
 

Sitedeki tüm yazılar Uzman Psikolog Alanur Özalp'e aittir. Tüm hakları saklıdır. İzin almadan kullanılamaz.