2
1

2
1


2
ÇOCUK PSİKOLOJİSİ SORUNLARI
1

2
1

2
1

2
1

2
1

2
1

2
1

2
1

2
1

2
1

2
1

2
1

2
1

2
1

2
1

2
1

2
1

2
1

2
1

2
1


2
1

2
GENÇLİK PSİKOLOJİSİ SORUNLARI
1

2
1

2
1

2
1

2
1

2
1

2
1

2
1

2
1


2
1

2

BEYOĞLU BELEDİYESİ İLE BİRLİKTE GERÇEKLEŞTİRDİĞİMİZ MUTLU AİLELER MUTLU ÇOCUKLAR SEMİNERLERİMİZİ TAMAMLADIK.
1

2
1

.: GÖĞÜS KANSERİ SONRASI PSİKOLOJİK DESTEK :.

           
Göğüs kanserinden sonra göğüslerinden birini veya nadir de olsa ikisini birden kaybetmek zorunda kalmış bir hanımın psikolojik durumu çok önemlidir. Böyle bir hastalığa yakalanmış olmak ve ameliyat sonucunda göğsünü kaybetmiş olan hanım böyle bir hastalığa yakalanmış olmaktan dolayı değil göğüslerini kaybetmiş olmasından dolayı kendini suçlu görür, mutsuz olur. Özellikle eşine karşı haksızlık yaptığını düşünür. Eşinden uzaklaşır. Eşinin bu durumuyla ilgili olarak kendisinden hoşlanmayacağını düşünür, hatta bu ameliyattan sonra yatak odasında soyunmamaya dikkat eder. Eşinin kendisini bu haliyle görmesini istemez. Bununla da kalmaz eşiyle artık hayatında her şeyin bittiğini düşünür.” Bugünden itibaren biz kardeş olduk, bizim hayatımızda artık cinsel bir boyut olamaz” diye düşünür. Cinsel olan her şeyden kaçar ve cinselliği anımsatan şeylerden uzak durur. Arkadaşları cinsellik konusunu konuşmaya başladığında konuyu kapatır veya oradan uzaklaşır. Böyle bir kadının hiçbir şekilde cinselliğe hakkı olmadığı düşünür. Kendini mutsuz eder. Kanser olduğunu öğrenmiş olmak zaten bir travmadır. İkinci bir travma ise kanserin geç teşhis edilmesinden dolayı ameliyat olmak zorunda kalmaktır. Bütün bu büyük travmalar onun hayatında saki yokmuş gibi davranmaya başlar. Onun için en büyük sorun sadece ve sadece göğsünü kaybetmek değildir. Asıl problem cinsel çekiciliğinin ve cinselliğinin elinden alındığını düşünmesidir. Hatta bazı kadınlar doktorları onları ameliyat olmaları gerektiğini söylediğinde ameliyat olmak istemezler veya ameliyatlarını ellerinden geldiğince çok tehlikeli olmasına rağmen geciktirmeye çalışırlar. Hatta bazı hanımların ameliyat olmamak için direndiklerini biliriz. Ameliyat olduklarında kendileri “Ben artık öldüm, yaşamıyorum.” Biçiminde durumlarını anlattıklarına şahit olmuşuzdur. Hatta kendi durumlarını açıklarken “Böyle yaşamaktansa keşke ölüp gitseydim” gibi ifadeler kullandıklarını biliriz. Kendi hayatına mal olabilecek bu ciddi ameliyatı erteleyerek hayatlarını tehlikeye atabilirler. Böyle durumlarda bu hanımların yakın çevresi ve aile bireyleri onları anlayamaz. Onlara kızar, bağırır, ne olupbitti de bu kadar farklı hale geldiklerine bir anlam veremezler. Hayatlarını hiçe sayarak vücutlarına bu kadar takılıp kalmaları doktorları tarafından bile anlamlandırılamaz. Hep bir sihirli gücün gelip kendilerini bu ameliyatta kurtaracağını beklerler. Doktorlarının kulaklarına fısıldayarak “Ameliyata gerek kalmadı” diyebileceğini hayal ederler. Günümüzde pek çok doktor göğüs kanserinden sonra ameliyatta bir estetik cerrahla birlikte çalışarak hemen gerçeğine çok benzer göğüs yapmasına rağmen kadın kendini kötü, değersiz, yalancı, sahtekar gibi hissedebilmektedir. Bazı durumlarda genç yaşta göğüsünü kaybetmek durumunda kalan kadınlar bu korkuyu yani cinselliğim gidiyor korkusunu daha güçlü olarak hissederler. Yapılan bazı araştırmalar güzel olan kadınların bu korkuyu daha yoğun ve daha acılı bir süreç halinde yaşadıklarını göstermektedir. Çocuklarının büyümüş olması kadınların bu korkuyu duymalarını hiçbir şekilde engellemez. Bu korkudan dolayı bazen ameliyata gecikilen vakaları biliriz. Bu kadınlar, ameliyatta alınacak olan bölüm daha küçük bir bölüm iken, ameliyata geciktiklerinden dolayı daha büyük bir kitlenin alınması sonucu daha tedirgin edici bir görüntüyle karşı karşıya kalmak zorunda kalabilirler. Bütün buradaki korku, endişe, panik “Eşim beni değerli bulmayacak” korkusudur. Kocalar “Ameliyattan ne kadar süre sonra birlikte olabiliriz?” sorusunu doktora sormaya çalıştıklarında eşleri son derece sinirlenir, “Böyle bir şey artık bitti” cevabını verir. Doktorları bu ameliyatın cinsel ilişkilerini engellemeyeceğini söylemesine rağmen bu korkuları azalmaz. Eşleri ise onların bir yerlerine zarar verebileceklerini veya karısına acı verebileceğini düşünerek ilişkiden kaçınan eşine destek vermenin doğru olacağını düşünür. Bu mutsuz durumu koca akıl edemediği için uzun bir süre sonra cinsel taleplerini dile getirdiğinde karısı tarafından büyük bir kızgınlıkla reddedilir. Koca bu reddetmenin peşinden gitmeyebilir. Kendisini yatakta karısına sarılmak konusunda bile geri çekebilir. Ama biz psikologlar biliyoruz ki bir kanser hastasının yeniden başka hastalığının nüksetmemesi için sevgiye, dokunulmaya ve cinselliğe ihtiyacı vardır. Bundan dolayı da burada en önemli görev kocaya düşmektedir. Ameliyatın üzerinden uzun bir süre geçmesine rağmen eşi cinsel ilişkiye girmek konusunda katı bir tutum izliyorsa bir evlilik danışmanından veya psikologtan bu noktada yardım alınmasının gerekli olduğunu düşünmelidir. Bazı ameliyatlarda eğer diğer göğüse benzer bir göğüs yapılmamışsa kocanın eşi motive ederek estetik ameliyatla tek göğsüne uygun bir göğüs yapılmasını sağlaması doğru olacaktır. Bu estetik ameliyat yapılmış olmasına rağmen eşi onun yanında soyunmak istemiyor, hiç sevişmek istemiyor veya sevişirken ışıkları tamamen söndürmek istiyorsa böyle bir durumda da bir evlilik danışmanından destek alınması doğru olacaktır. Kanser olmaktan dolayı kendisini suçlayan kadın eğer eşiyle cinsel ilişkisini düzenli olarak sürdürürse kendisinin değerli olduğunu hissedecektir. Kanserle vücudundan giden parçanın onun değerini azaltmadığını anlamalıdır. Çok nadir de olsa kocalarda da böyle bir durumdan sonra eşiyle cinsel ilişkide bulunmak konusunda tedirginlikler gözlemlenebilir. Böyle bir durumdan dolayı eşte ortaya çıkabilecek mutsuzluk kanseri yeniden tetikleyebileceği düşünülmekte olduğundan dolayı erkekteki bu korku yine bir evlilik danışmanıyla paylaşılarak en kısa zamanda ortadan kaldırılmalıdır. Kadın veya erkekteki bu korku her ikisinin de mutsuz ve gergin olmasına sebep olabileceğinden dolayı her ikisine de zarar verir. Çocukları ve aile ilişkileri bu gerginlikten nasibini alacaktır. Hatta bazen olgun yaşlarda ameliyat olan bayanın boşanma davası açtığını duyarız. Bütün bu tepkiler saplıklı olmamasına rağmen eşin kendisini suçlamasından ortaya çıkabilmektedir. Burada kadın doğanın kendisine bir haksızlık yaptığını düşünür kendisinin de kocasına böyle bir vücutla ve böyle bir ruh durumuyla onun hayatında kalarak haksızlık yapabileceğini sanır. Hatta bazen kocasına kötü davranarak kendisinden soğutmaya çalışarak kocasını boşanmaya sürükleyebileceğini düşünür. Bütün bu durumlarda psikolojik destek hem kadına hem kocasına hem de evliliklerine yardımcı olacaktır. Bu aşamada kadın “Benim bir psikolojik sorunum yok. Psikoloğa neden gitmem gerekiyor?” diye tepki gösterebilir. Böyle durumlarda evlilik danışmanına gitmek kadının bu savunmasını devre dışı bırakacaktır.
Eşinizin hayatını kurtarmak istiyorsanız eşinizi mutlu ve kendiyle barışık, güçlü, güvenli bir kadın haline getirmek istiyorsanız evliliğinizi sağlıklı, keyifli, mutlu halde devam ettirmek istiyorsanız bu sorunu eşinizle konuşmak konusunda tereddüt etmeyin, geç kalmayın. Eğer eşinizi destek almaya razı edemediyseniz siz eşinizle olan ilişkilerinizde nasıl hareket etmeniz konusunda hiç tereddüt etmeden ve geç kalmadan destek alabilirsiniz. Göreceksiniz ki ameliyatla göğsünü aldırmış olan eşiniz eskisinden daha mutlu, daha keyifli, daha istekli olabilecektir.

.:KANSER HASTALARINA VE AİLELERİNE
PSİKOLOJİK DESTEK :.

Her ne kadar günümüzde tanı ve tedavi yöntemleri açsısından büyük gelişmeler yaşanıyor olsa da, kanser kelimesi, halen hayatına girdiği kişilerde olumsuz çağrışımlara yol açan bir kelimedir. Çoğu kez geçmiş yaşantıların ve kanserle ilgili kulaktan duyma tüm olumsuz bilgilerin birikimi sonucunda kişilere ilk olarak ''ölüm'' gerçeğini hatırlatır. Genel olarak insanoğlu dünyadaki yaşamının sonuna özgür iradesiyle bakmak istemez, yalnızca arasıra kendisinin de öleceği olasılığını gönülsüzce aklından geçirir. Ancak yaşamının sonunu değerlendirmesi gereken durumlardan biri de, yaşamını tehdit eden bir hastalığı öğrenmesidir. Bir hastaya sadece kanser olduğunun söylenmesi bile, ölüm olasılığını bilince çıkarır. Ne şekilde olursa olsun kanser tanısı bir kere öğrenildikten sonra gerek kişinin gerekse yakınlarının hayatı, artık bir daha eskiye dönmemek üzere köklü bir değişiklik gösterir. Kişinin psikolojik, sosyal ve ekonomik tüm yaşam dengeleri altüst olmuş gibi algılanır. Bu ise olağan uyum mekanizmalarının tümünün sarsılması, yeterli biçimde kullanılmaması, geleceğe yönelik beklentilerin, planların bozulması, sahip olunan gücün yitirilmesi anlamını taşır. Bir başka deyişle, kanser tanısı konan birey belli bir ekonomik gücü, işini, herhangi bir organını, işlevini ya da tümüyle yaşamını yitirmek olgusuyla karşı karşıyadır.

Bu yazıdaki amacımız; hayatımızda bu denli güçlü bir etkisi olan kanser kelimesinin ilk duyulduğu andan itibaren kişilerin yaşamlarında ne gibi psikolojik etkilere yola açabileceğini, hastaların hayatlarındaki bu yeni gerçekle uğraşırken onunla nasıl baş etme mekanizmaları kullandıkları, bu konudaki görüşlere yer vererek irdelemektedir.

Kanser tanısıyla beraber yaşanan psiko-sosyal uyum süreçleri gerek hasta gerekse ailesince; tedavi öncesinde, tedavi süresinde ve tedavi sonrasında farklılıklar gösterir.

Kanser tanısının ardından kişinin geçirdiği psikolojik aşamalar

İlk tanı aşaması

Tanı ilk konulduğunda kişi bazı duygusal evrelerden geçer. Bunlar temelde içinde bulunulan durumla ilgili başa çıkma mekanizmalarıdır. Genelde yaşanan evreler aşağı yukarı aynı olsa da; hastalığın ciddiyeti, hastanın kişilik özellikleri, hastalıkla ilgili geçmiş deneyimler, hastanın yaşı ve cinsiyeti, sahip olduğu psiko-sosyal destek ve gördüğü tedavinin kalitesi gibi etkenler geçirilen evrelerin süresini ve şiddetini etkiler.

İlk evre ''yadsıma''dır. Yadsıma, aniden kötü bir gerçekle yüzleştiğinde, insanın kaygılarını yenmesi ve umutsuzluktan kendisini kaybetmemesini sağlar. Tanıyla başa çıkmada daha iyi bir yol bulana kadar kişiye zaman tanır. Hasta, kendisine gerçeğin nasıl söylendiğine, kaçınılmaz olanı kabullenmek için ne kadar zamanı olduğuna ve yaşamı boyunca stresli durumlarla başa çıkmak için nasıl hazırlandığına bağlı olarak, yavaş yavaş yadsımadan vazgeçecek ve gerçeklerle daha rahat yüzleşmemizi sağlayacak savunma mekanizmalarını kullanacaktır.

İkinci evre ''öfke''dir. İlk evre artık işlevini yitirdiğinde kızgınlık ve kıskançlık duyguları açığa çıkar. Bu evrenin sorusu ''neden ben?'' dir. Yadsıma evreninin aksine, öfke evresi aile ve tedavi ekibi açısından başa çıkması çok güç bir evredir. Bunun nedeni, öfkenin her yöne yöneltilmesi ve çevreye zaman zaman neredeyse rasgele biçimde yansıtılmasıdır. Duygular gerçek kaynağa yani hastalığın kendisine yöneltilemediğinden öfke yön değiştirir ve doktor da dahil olmak üzere çevredeki herkese karşı bir karşı bir kızgınlık hissedilebilir. Bu evrede hasta yakınları hastalarındaki davranış değişikliğini direkt olarak kansere bağlamak yerine, çıkarılan tartışmaların içte yaşanan bir dizi duygu değişikliğinin dışa vurumu olduğunu görebilmelidir. Bu öfkenin kökeninde hedef aldığı kişilerle ilgili pek az şey bulunur. Aile veya sağlık personeli bu öfkeyi kişisel olarak algılandıklarında, onların da tepkileri giderek öfkeli hale gelir; bu da yalnızca hastanın düşmanca davranışlarını pekiştirmeye yarar. Bu nedenle de kişinin öncelikle olaya kendini sınırlayan bir etmen olarak görmesi yerine, sakin bir şekilde yaşamındaki önceliklerin neler olduğunu ve bunları gerekleştirmek için neler yaptığını, yapacağını belirlemesi gerekir.

Üçüncü evre ''pazarlık''tır. Genelde daha kısa sürmekle beraber hastaya en az diğer başa çıkma mekanizmaları kadar yardımcı olabilir. Bu, birçok kişinin inançlarına yönelip bir mucize gerçekleşmesi ya da ömürlerinin uzaması için dua ettikleri, iyileşmek için şartlar öne sürdükleri, başlarına gelecekleri ertelemeye çalıştıkları bir dönemdir. İbadet ve dualar umut verme konusunda faydalı olabilir, ayrıca ibadetlerin iyileştirici bir etkisi olduğu ileri sürülmüştür.

Dördüncü evre ''depresyon ve keder'' dir. Kanser tedavisinin başlaması ve ilerlemesiyle beraber hasta artık hastalığını inkar edemeyecek hale gelir. Ameliyatlar, kanserin sınırlayıcılığı gitgide kendini daha çok hissettirmeye başlar. Hasta maddi ve manevi birçok alanda büyük bir kayıp ve yas duygusu yaşamaya başlayabilir. Umutsuzluk ve çaresizlik içine düşebilir, zaman zaman kendini suçlama zaman zaman da kendine acıma duygularıyla boğuşmak durumunda kalabilir. Hastanın önceden geçirilmiş bir depesyon öyküsü varsa, ihtiyaç duyduğu psiko-sosyal desteği alamıyorsa, hayatında hastalığı dışında maddi ve manevi başka zorluklarla da mücadele etmeye çalışıyorsa depresyona girme ihtimali daha yüksektir. Benlik değeri yüksek, gözlemci, psiko-sosyal desteği olan ve olumlu bakmakta ve sıklıkla buna eşlik eden gerçekdışı suçluluk ve utanç duygularını ortadan kaldırmakla zorlanmaz. Ancak kişide kendisinin artık sevdiği insanlara yük olduğu, hayatın yaşanacak bir tarafı kalmadığı, ağrıların ve tedavilerin dayanılmaz olduğu düşüncelerinin oluştuğu ve kişinin kendi hayatına son vermeye yönelik plan veya girişimlerinin bulunduğu gözlenirse daha ciddi bir yaklaşımın uygulanması gerekir.

Yaşanan tüm bu aşamalardan sonra ''kabullenme'' evresi gelir. Eğer bir hastanın yeterli zamanı olmadıysa (yani ani, beklenmedik bir ölüm söz konusu değilse) ve daha önce tanımlanan evreleri atlatması için yardım gördüyse ''kader'' hakkında kendisi ne çökkün ne de kızgın hissettiği bir evreye ulaşacaktır. Kabullenme, çoğunlukla öfke ve depresyon duygularının açığa vurulabilmesi ve çözümlenmesi sonucunda gerçekleşir. Kabullenmek kesinlikle umut etmekten vazgeçmek anlamına gelmemelidir. Ne olursa olsun gerçekçi bir şekilde umut korunabilir. Kişi tedaviye daha etkin bir şekilde kendini verebilir.

Tedavi sürecinde psikolojik durum

Yukarıda anlatılan aşamalardan geçtikten sonra kişi hastalığına daha çok uyum sağlar ve tedavi aşamaları daha rahat kabullenir. Ancak bu aşamalarda da hastayı ve yakınları zorlayan psiko-sosyal ve ekonomik süreçler olacaktır.

Özellikle tedavi uzadıkça ve istenen etkiler tam olarak alınamadıkça kişinin kendine ve tedavi ekibine güveninde belirgin bir azalmanın olduğu gözlenebilir. Yorgunluk, iştah kaybı, ağrı ve uykusuzluk problemlerine de rastlanabilir. Hasta farkında olmasa da doktordan hastalığının sadece fiziksel yönüne değil, yaşamakta olduğu sürecin her yönüne çözüm bulmasını bekler. Doktorun bu durumda hastasına vereceği en büyük güvence, yaşamakta olduğu duygusal karmaşada yalnız olmadığıdır. Hemen her kanser hastasının benzer deneyimlerden geçtiğinin, bu deneyimlerin olayın doğal seyrinin bir parçası olduğunun, yaşamını korku, endişe, yanıtını kimsenin bilmediği sorulara endeksli sürmesinin tedavisine katkıda bulunmayacağının, olumsuz duygulardan kurtulmanın bir yerde zamana bağlı olduğunun, duygusal karmaşanın basit birkaç öneriyle bugünden yarına geçemeyeceğinin, ancak tedavi sürecindeki her aşamanın birlikte yaşayacağının, deneyimiyle kendisine yol göstereceğinin anlatılmasıyla hastayı bir ölçüde rahatlatır.

Hastaların çoğu, daha çabuk iyileşmek için tedavi süresince pozitif bir tutum içerisinde olmaya mecbur olduklarını düşünebilirler. Yakınlarından ve etrafındaki kişilerden içinde bulundukları şartlar nasıl olursa olsun pozitif düşünmeleri yönünde telkin alır. Oysa ki bir kanser hastasının her daim pozitif düşünebilmesi ve olaylara olumlu açıdan yaklaşabilmesi imkansızdır. Elbette ki, zaman zaman depresif duygular yaşayacak, umutsuzluk, çaresizlik, öfke ve isyan duygularına kapılacaktır. Önemli olan bunların farkına varmak, onarlı kabullenmek ve ifade edebilmektedir. Aksi takdirde sürekli pozitif düşünmek zorunda olduğunu hisseden ama bunu beceremediğini fark eden hasta bu kez de iyileşememesinden ötürü suçluluk duygularıyla ve kaygıyla mücadele etmek zorunda kalacaktır. Olumlu düşünmek; hastalıkla yüzleşmek, olasılıkları algılamak ve mücadeleyi elden bırakmamaktır. Psikolojik olarak kanserle mücadelenin tek bir doğru yolu yoktur. Her kişi kendine en uygun yöntemi, yine kendi belirlemek durumundadır.

Hastanın tedavi sürecini daha rahat geçirebilmesi için bazı stratejiler mevcuttur. Örnek olarak; kişinin kendisini oyalayabilmesi, fiziksel olarak mümkün olmasa bile zihnen meşgul olabilmesi sürekli hastalığa odaklanmama adına olumlu bir stratejidir. Hastalığı yaşamın odağı haline getirmemek; dışarı çıkmak, aktif olmaya devam etmek, hatta ertelenen ya da daha önce denenmeyen şeyleri denemek, yaşam tarzında değişiklikler yapıp hayatın daha fazla kontrol altında olduğunu hissetmek, hoşgörülü olmak, gülmeyi bilmek ve hayal kurmak gibi yöntemler tedavi sürecine olumlu katkıda bulunur. Bunlarla beraber hastayı rahatlatmak için çeşitli nefes ve kas egzersizleri, meditasyon yoga gibi yardımcı terapiler de önerilebilir.

Tüm çabalara ve tedavilere rağmen hastalık ilerlemiş ve son evreye ulaşılmışsa bu herkes için zor bir dönem olacaktır. Hasta kendini ölüm fikrine gitgide daha yakın hisseder, mücadeleden vazgeçebilir ve bir iç huzuru ve kabullenme hali görülebilir. Dış dünyaya kendini kapatabilir ve kendi dışındaki herhangi bir şeyle ilgilenmek istemeyebilir. Bu dönem hastadan çok yakınlarının daha fazla psiko-sosyal desteğe ihtiyaç duyabilecekleri bir dönemdir. Artık hastanın tedaviye yanıt vermediği neredeyse kesinleştiğinde, yakınları her şeyin ayırdığında olsalar bile, konuşmak, o kaçınılmaz sonu öne alacakmış gibi, konuyu gündeme getirmek istemezler. Bu dönemde hastaya yapılabilecek destek; onun yanında olmaya çalışmak, belki elinden tutmak, belki onunla konuşmak, onu yalnız bırakmamak, son arzularını yerine getirmeye çalışmak olabilir. Doktorun, belli bir süreci beraber yaşamış olduğu hastasına son ana dek varlığını hissettirmesi çok önemlidir. Hastanın yakınları da bu dönemde yoğun bir duygusal destek ihtiyacı içinde olacaklarından onlara da gereken desteğin verilmesi tedavi ekibinin görevlerindendir.

Tedavi sonrası dönem

Yukarıda belirtilen durumun aksine koruyucu amaçla tedavi alan ya da tedavisi başarıyla sonuçlanan ve hatalığı iyileşme gösteren kişileri de tedavi sonrası yine stresli bir dönem beklemektedir. Çoğu zaman hastalığın atlatılmasının verdiği sevinç; tedavinin bıraktığı yan etkilerin yaşanması, belki organ kaybının olması ve kanserin tekrarlayacağı kaygısıyla yarım kalabilir. Kişi yakınlarının ve çevresindekilerin kendisini anlayamadığını, hayata tekrar adapte olamayacağını, iyileştiği halde hala rahatlamış ve mutlu hissetmediğini, insanların ona eskisi kadar özenli ve ilgili davranmadığını düşünerek tekrar depresif duygular içerisine girebilir. Tüm kayıpları için üzüntü, pişmanlık, korku ve öfke hissedebilir. Kişinin bu dönemi atlatabilmesi için en önemli şartlardan biri zamandır. Tekrar eski hayatına uyumunun kolaylaştırılmasında özellikle tedavi ekibinin ve yakınlarının yine önemli bir rolü bulunmaktadır. Hastanın bu kişilerle iletişim kurması ve duygularını paylaşması, zorlukları aşmada en önemli adımdır. Arkadaşlarına ve sevdiklerine daha çok zaman ayırması, her zaman yapmak istediği ama yapamadığı işlerle meşgul olmaya çalışması, önceliklerini tekrar gözden geçirmesi, hayatına içinde bulunduğu duruma göre yeniden şekil vermeye çalışması, varsa mesleğine yoğunlaşması hem duygusal olarak hem fiziksel olarak daha çabuk iyileşmesine imkân tanıyacaktır.

Sonuçta; kanser hiçbir zaman sadece bir organ hastalığı değildir. Bu kavram hastanın beynini işgal etmekle kalmaz, yaşam tarzını, hayata bakış açışını, benlik değerini ve ayrıca yakınlarını da psikolojik açıdan etkiler. Kişi hayatında kendisi için nelerin önemli olduğunu anladığında kanserle savaşında daha başarılı olabilir. Kişinin kendisine inanması gerekir. Umut, hedefler belirleyerek ve bu hedeflerin peşine düşerek doğar. Doğaldır ki, ailenin, hastanın ve tedavi ekibinin bir bütün içerisinde ve iletişimi hiç koparmadan çalışmaları gerekir.

Kanser tedavisi kuşkusuz ki son derece zorlu bir süreçtir ancak bütün korkularla bir seferde baş etmek zorunluluğu da yoktur. Kabullenmek zaman alacaktır. Bu engelleri yaşamak doğaldır. Kişinin ailesi ve yakınları da aynı evrelerden geçecektirler. Kanser hastası olan kişi çaresiz değildir. Üzüntü duyabilir, bu çok doğaldır ancak üzüntüler ruhu korumaya engel olmamalıdır. Yani her şeyden önce kendine, başarabileceğine inanan, kararlığını sürdürebilen, kanser hakkındaki tüm olumsuz bilgi birikimine karşı olanlar hakkında gerçekçi yaklaşımı olan ve kolay pes etmeyen bir tavır sahibi olmak çok önemlidir. Vazgeçmek yerine mücadele ederek aynı zamanda umutsuzlukla da savaşmış olunur. Hastalara verilecek psiko-sosyal destek sayesinde ise, hastanın uyumu kolaylaşır, hastalığın seyri ve tedaviye yanıtı olumlu etkilenir. Bu nedenle; onkoloji ekibinin içinde mutlaka psikolog yer almalıdır. Hasta tanı aşamasından itibaren; psikolog tarafından da değerlendirilmeli, hem kendisinin hem yakınlarının ihtiyaç duyacağı psiko-sosyal destek ve yönlendirme sağlanmalıdır.

PSİKOLOG BURCU ATATÜR YÜKSEL

KENT HASTANESİ İZMİR

KANSER VE PALYATİF BAKIM

Yeni kanser vakaları ve kanserden ölüm hızı gelişen tedavi ve korunma yöntemlerine rağmen dünyada hızla artmaktadır. Ülkemizde de kanser, bütün ölüm nedenleri arasında kalp hastalıklarından sonra ikinci sırada yer almaktadır ve önemi giderek artan bir sağlık sorunu durumundadır. Tedavisi ve tanısı bir çok uzmanlık dallarının işbirliğini ve beraber çalışmasını gerektirmektedir. Tedavisi güçtür. Erken tanısı önemlidir. Cerrahi ve radyoterapi lokal tedavi yöntemleri olup, onların arkasından veya eşzamanlı olarak kemoterapi, immünoterapi veya hormonaterapi gibi sistematik sitotoksik yöntemleri yer almaktadır.

Palyatif bakımın ilk tanımı 1986 yılında Dünya Sağlık Örgütü tarafından şöyle belirtilmiştir: kanserin tedavilere olumsuz yanıt yerdiği hastalardaki aktif bakım. Bunlar hastaların ağrı ve diğer şikayetlerinin veya semptomlarının(örneğin bulantı, kusma, iştah azalması ve istemsiz kilo kaybının kontrolü ve kanserin neden olduğu psikolojik, sosyal sorunların) tedavisidir. Palyatif bakımın hedefi, hastanın ve ailenin yaşam kalitesini en iyi şekilde korumak şeklinde belirtilmiştir. Palyatif bakım hastalık süresince semptomlarının başlaması ile beraber başlar ve tedavileri esnasında ve sonrasında devam eder. Hedef, hastalığın yaşamı tehdit edici problemleri ile karşılaşan hastaların ve ailelerin yaşam kalitesini yükseltmektir. Bunlar koruyucu önlemler, fiziksel, psikososyal destek, semptomların tedavileri ve ağrının kontrolüdür. Palyatif bakımın hasta grubu sadece kanser hastaları değil, kanser hastası dışındaki diğer hasta gruplarını da içerir, örneğin; kalp hastalıkları, nörolojik hastalıklar gibi.

Palyatif bakım Amerika'da, İç Hastalıkları ve Tıbbi Onkoloji uzmanlık dallarından sonra veya ayrı olarak özel bir uzmanlık sertifikası gerektiren bir alandır. Palyatif bakımın en önemli temel hedefi hastanın semptomlarının kontrolüdür ve onkoloji tedavileriyle integrasyonu hastanın semptomları ile başlar. Kanser kendi süreci veya kanserle birlikte tedavileri semptomlara sebep olabilir. Hastaların semptomlarını kanser hastalığının devamı boyunca, 3 grupta değerlendirebiliriz. 1) hastalık ile ilişkili semptomlar, 2) tedavi yöntemleri ile ilişkili semptomlar (cerrahi, radyoterapi ve kemoterapi) 3) kanser tanısı dışındaki diğer var olan hastalıklar ile ilişkili semptomlar. Kanserin süreci esnasında, her bireyin kendisine özgü semptom veya çoğunlukla eşzamanlı birden fazla semptomu deneyim kazanması olası olmasına rağmen, günümüzde kanser hastalarının semptomlarıyla ilgili araştırmaların çoğu bireysel semptomlar üzerine çalışılmıştır. Semptomların sıklığı ve hastalardaki hissedilen rahatsızlık şiddeti bireye özgüdür. Örneğin ağrı, iştah azalması, depresyon, anksiyete, solunum sıkıntısı ve halsizlik hastalarda büyük sıkıntılara yol açar, semptomların süreleri, hastalığa, evresine ve uygulanan kanser tedavilerine göre farklılık gösterir. Semptomların göz ardı edilmesi veya tedavi edilmemesi hastanın tedavilere yanıtında olumsuz sonuçlara neden olabilir. Araştırmalara göre ileri kanser hastalarında ağrı, halsizli, iştah azalması, enerji ve kilo kaybı, ağız kuruluğu, kabızlık, yutkunma zorluğu ve erken doyma hissi en sık saptanan 10 semptom olarak değerlendirilmiştir. Kanser hastalarında semptomlar çok çeşitlidir ve genelde hastalar birden fazla şikayetle karşımıza gelir. Yapılan çalışmalarda, daha az sayıda ilaç kullanımının hastalar için daha düşük yan etki profillerine sebep olduğu görülmüştür. Kanser tedavilerinde temel hedef erken evrelerde hastalığın tekrarlanmasının önlenmesi, ileri evre hastalıkta ilerlemesinin durdurulması ve semptomların rahatlatılmasıdır. Aynı zamanda tedaviler hastalara özgü istenmeyen yan etkilere de yol açabilirler. Bunlar hastalığın tedavisin devam kararında önemli rol oynar. Örneğin cerrahi tedavi sonrası ağrı, fonksiyon kaybı veya vücut imajında değişiklikler sonucu oluşan psikososyal problemler, sitotoksik tedaviler sonrası görülen saç dökülmesi, bulantı, kusma ve yorgunluk en sık rastlanan semptomlardır. Bunlar tanımlandıktan sonra tedavi seçenekleri hasta ve aileleri ile tartışılmalıdır. Kanser yanıtının değerlendirilmesinde, hastanın sonuçlarının etkisi tedavi devamının kararında çok önemlidir.

Kanser hastalarının yaşam kalitesinin belli standartlarda tutulması palyatif bakımın diğer önemli hedefleri arasındadır. Yaşam kalitesi kavramı, bireyin kendi yaşamını değerlendirmesine dayanan öznel algı, duygu ve biliş süreçlerinin tamamı olarak tanımlanabilir. Yaşam kalitesi, başta hastanın semptomların, ağrı kontrolü ve çok faktörlü ele alınması gereken bir konudur. Düşük yaşam kalitesi, ana semptom rahatlatılsa bile semptom kümesindeki diğer tedavi edilemeyenlerle ilişkili olabilmektedir.

Palyatif bakımın ana objektifleri; hastaların yaşam kalitesinin belli standardlarda tutulması, hastaların otonomisi veya karar yetkisinin göz önünde bulundurulması ve hastalık sürecinde hasta ailelerin, eğer gerekirse psikososyal destek gibi ihtiyaçlarının giderilmesidir. Sonuç olarak kanser hastalarında palyatif bakım konusu, çok yönlü bir yaklaşım gerektirmektedir. National Health Institues Of Health'in 2003 yılında palyatif bakım servislerinin ama prensipleri şöyle özetlenmiştir:

 

  1. Palyatif bakım son dönem hasta bakımı ile sınırlı değildir, bütün aktif tedavi alan hastaları değerlendirir.
  2. Palyatif bakım servislerine erken yönlendirme
  3. Hastalığın ileri ve ıstıraplı dönemlerinde bakımın devamı
  4. kanser araştırmaları ve palyatif tedavi yöntemlerinin beraber çalışmasının devamlılığı
  5. Aktif ve bireye özgü fiziksel, psikolojik, sosyal dinsel sıkıntıların tedavilerine ortak yaklaşılması
  6. Geniş kapsamlı palyatif yaklaşım(sadece ağrı tedavisi ile sınırlı değil)
  7. Geniş kapsamlı semptom değerlendirme, ileriye yönelik palyatif bakım servisleri ve tedavi sonuçları ile ilgili araştırmalara yer verilmesi

Ülkemizde palyatif bakım ile ilgili şu an uzmanlık dalı bulunmadığı için, palyatif bakımın özellikle kanser tedavisi uygulayan bütün uzmanlık alanları ve sağlık çalışanları açısından dikkatle ele alınması, hastaların semptomlarının takibi ve tanı konulduklarında tedavilerinin yapılması önemlidir. Ülkemizde palyatif bakımın önemini vurgulamak ve onkoloji ile integrasyonunu sağlamak için, palyatif bakım ile uğraşan hekimlerin bu konunun geliştirilmesi için bilimsel toplantılar düzenlenmesi, semptomların ve ağrının tedavisi için standart tedavi şemalarımızın belirlenmesi ve hastaların ölçekler kullanılarak ortak bir standartta değerlendirilmesinin geliştirilmesi önemlidir.

Uzm. Dr. Tuğba YAVUZSEVEN



"Aşağıdaki yazılar Prof. Dr. Sedat ÖZKAN ve Uzman Klinik Psikolog Zeynep ARMAY'ın PSİKO-ONKOLOJİ İSİMLİ KİTABINDAN ALINTIDIR"

•  KANSERE KARŞI VERİLEN TEPKİLER VE PSİKOLOJİK UYUM SÜRECİ

•  TEDAVİYE KARŞI GELİŞTİRİLEN PSİKOLOJİK TEPKİLER

•  HASTALIK ALGISI VE KANSER

•  KANSER VE PSİKİYATRİK BOZUKLUKLAR

•  YAŞ DÖNEMLERİ VE KANSER

•  KANSER VE KADIN

•  KANSER HASTALARINDA PSİKİYATRİK VE PSİKOSOSYAL TEDAVİ

•  KANSER HASTASI – AİLE – TEDAVİ EKİBİ

•  ONKOLOJİDE ACİL PSKİYATRİK SORUNLAR

•  KANSER VE TERMİNAL DÖNEM

•  PSİKO-ONKOLOJİ UYGULAMASINDA ETİK VE MEDİKO-LEGAL KONULAR












 
Ekim 2018
  Pzt     Sal     Çrş     Prş     Cum     Cts     Pzr  
1
2
3
4
5
6
7
8
9
10
11
12
13
14
15
16
17
18
19
20
21
22
23
24
25
26
27
28
29
30
31


YETİŞKİN PSİKOLOJİSİ SORUNLARI





































İŞ YAŞAMI PSİKOLOJİSİ SORUNLARI








CİNSELLİK




















 
 

Sitedeki tüm yazılar Uzman Psikolog Alanur Özalp'e aittir. Tüm hakları saklıdır. İzin almadan kullanılamaz.